Davutoğlu, güvenli bölgenin sınırlarını açıkladı

Davutoğlu, Suriye topraklarında oluşturulması planlanan güvenli bölgeye ilişkin, "Halep'in kuzeyinde olması lazım. Çünkü Halep'te hem rejim saldırıları var, hem IŞİD saldırıları var. Halep'le Türkiye sınırları arasında olması lazım" dedi.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Suriye topraklarında oluşturulması planlanan güvenli bölgeye ilişkin, "Biz bunun belli yoğunluklu nüfusların olduğu yerlerde, mesela Halep'in kuzeyinde olması lazım. Çünkü Halep'te hem rejim saldırıları var, hem IŞİD saldırıları var. Halep'le Türkiye sınırları arasında olması lazım" dedi.

Başbakan Davutoğlu, Al Jazeera Arapça'da Ahmed Mansur'un sunduğu "Bila Hudud" programında bölgede yaşanan gelişmeler, Kobani meselesi, IŞİD ve Türkiye'nin bölgedeki rolü hakkında açıklamalar yaptı. Davutoğlu, röportajda ilk kez Türkiye'nin Suriye'nin hangi bölgelerinde güvenli bölgeler oluşturulmasını istediğini açıkladı. İlk kez güvenli bölgenin hangi bölgelerde kurulması gerektiğine dair net ifadeler kullanan Davutoğlu, belirtilen güvenli bölgelerin derinliğinin insani duruma göre değişebileceğini dile getirdi.

"MUSUL DÜŞERKEN NEREDEYDİLER?"
Ayn-el Arab, yani Kobani'nin düşmesinin Türkiye'yi üzeceğini belirten Davutoğlu, "Kobani'nin düşmemesi için elimizden gelen katkıyı yaparız ama Rakka düşerken neredeydiler? Carablus düşerken neredeydiler? Musul düşerken neredeydiler?" dedi.

“Aynel Arab'a müdahale etmemesinden dolayı Türk hükümetine yönelik büyük ve geniş eleştiriler var. Ayn-El Arab'a şu ana kadar neden askeri olarak müdahalede bulunmadınız?" sorusuna Davutoğlu, "Aslında Suriye'de olaylar bugün başlamadı. Sadece Ayn-El Arap'ta da başlamadı. Suriye'de üç buçuk yıldır masum insanlar, siviller, kadınlar, çocuklar zalim bir rejim tarafından katlediliyor. 300 bine yakın insan şehit edildi, katledildi. 4 milyonu aşkın insan mülteci, bunun 1.6 milyonu Türkiye'de. İçeride 10 milyonu aşkın insan yerinden edilmiş durumda ve hemen hemen bütün şehirler yıkılmış durumda. IŞİD, rejimin bu saldırıları karşısında savunmasız kalan Suriye halkının ortaya çıkardığı güç boşluğunda bir zemin buldu" cevabını verdi.

"SURİYE'NİN TOPRAĞINDA GÖZÜMÜZ YOK"
"Talep ettiğiniz tampon bölgenin şekli nasıl olacak ve alanı ne kadar?" sorusu üzerine Davutoğlu, "Biz hiçbir zaman tampon bölge ifadesini kullanmadık, bizim kullandığımız güvenli bölge. Tampon bölge dediğinizde askeri bir anlam taşıyor ve sanki bir ülkeyle başka bir ülke arasında bir geçiş bölgesi gibi görülüyor. Hayır bizim Suriye'nin veya hiçbir dost ülkenin toprağında gözümüz yok" dedi.
Dünya basınının "güvenli bölgeden" değil "tampon bölgeden" bahsettiği yönündeki değerlendirmesine de açıklık getiren Davutoğlu, şunları söyledi:

"Bizim kastettiğimiz güvenli bölgedir, yani öyle bir bölge olsun ki, BM teminatı altında ya da uluslararası koalisyonun teminatı altında, insanlar oraya sığındıklarında hava bombardımanından ve kara ordusunun bombardımanından emin olsunlar. Bunu ne için istiyoruz; şu ana kadar Türkiye'ye dönük mülteci akınının en önemli kaynağı Suriye rejiminin hava bombardımanıdır. Bizde şu anda 1 milyon 800 bine yaklaşan mültecinin 1 milyon 600 bini Suriye rejiminden kaçarak geldi, 200 bini IŞİD'den kaçarak geldi. Dolayısıyla bu rakamlara baktığımızda eğer IŞİD tasfiye olmuş olsa dahi Suriye halkının üzerindeki tehdit bitmeyecek."
Davutoğlu, emin bölgeler ilan edilerek, bu emin bölgelerde Suriye halkının kendi topraklarında bulunabileceğini, bütün ihtiyaçlarının yine Türkiye tarafından karşılanabileceğini ve Türkiye'nin bundan hiç çekinmediğini vurgulayarak, "Ama artık Suriyeli kardeşlerimizin Suriye topraklarında kalmasını, kendi toprakları içinde gelecek inşa etmesini istiyoruz. Her türlü yardımı yine yapalım. Kastettiğimiz tampon bölge askeri bir tanımlama değil, insani bir güvenlik bölgesi ama askeri bakımdan koruma altına alınmış bir güvenlik bölgesi. Bunun belirli yerlerde derinliği farklı olabilir, diğer yerlerde farklı olabilir ama kesinlikle insani olacak" diye konuştu.

GÜVENLİ BÖLGENİN SINIRLARI
Güvenli bölgenin sınırları ile ilgili ise Davutoğlu, "Biz bunun belli yoğunluklu nüfusların olduğu yerlerde mesela Halep'in kuzeyinde olması lazım. Çünkü Halep'te hem rejim saldırıları var hem IŞİD saldırıları var. Halep'le Türkiye sınırları arasında olması lazım. İdlib'in Türkiye sınırlarına yakın yerlerinde, aynı şekilde Lazkiye'nin kuzeyinde, yine Haseke'de belli bölgelerde ve şu anki Cerablus bölgesinde, Ayn el-Arab'da. Bütün bu kuşakta yerleşim merkezlerinin olduğu alanlara göre derinliği değişebilir" dedi.
Başbakan Davutoğlu, şunları kaydetti:

"Birleşmiş Milletler'in belirlemesi en doğru olanıdır. Uluslararası meşruiyeti güçlü olur. Ama Birleşmiş Milletler bu konuda karar alamıyorsa ki biz 3.5 yıldır Birleşmiş Milletler'in karar almasını bekliyoruz. Hiçbir karar alamıyor Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, belli vetolar sebebiyle. O zaman Suriye'ye müdahale konusunda oluşan uluslararası koalisyon ve gönüllüler koalisyonu bu konuda belli kararlar alıp havadan koruma sağlayabilir. Bunun örneği de Irak'ta doksanlı yıllarda yaşandı. Irak'ta 90'lı yıllarda Birinci Körfez Savaşı'ndan sonra uzun bir süre belli bir paralelin kuzeyi ve güneyi emin bölge ilan edildi ve Saddam'ın saldırılarına karşı korundu. Türkiye böyle bir koruma alanı oluştuğunda her türlü katkıyı vermeye hazır. Ancak böyle bir koruma alanı yokken tek başına Türkiye'nin müdahalesini istemek bütün bu riski tek başına Türkiye'nin üstlenmesini istemektir. Bizim burada vurguladığımız husus hangi strateji uygulanacaksa uygulansın bu strateji bütün Suriye'yi kapsamamalı, geçici olmamalı, tek boyutlu olmamalı, tek bir bölgeye veya şehre inhisar etmemeli. Nasıl Kürtlerin, ki kardeşlerimizdir, korunma hakları var, aynı şekilde Ayn-El Arap'taki Kürtlerin, aynı şekilde Tel Abyad'daki Arapların, Çobanbey ya da Bayırbucak'taki Türkmenlerin, İdlib'deki Arapların, Afrin'deki Kürtlerin de, yine Kürtlerin de korunmaya ihtiyacı var. Ama biz sadece bir noktaya teksif olursak, ve sadece IŞİD'den gelen tehdide teksif olursak, bu meseleye sadece palyatif bir çözüm, bu tabiri caizse geçici, palyatif bir çözüm olur. Biz artık Suriye'de kalıcı bir çözümün zamanının geldiğini ve geçmekte olduğunu düşünüyoruz."

"BEŞŞAR ESED HALKINI BOMBALAMAK YERİNE DİNLESEYDİ IŞİD ORTAYA ÇIKMAZDI"
"Batılılar, İngiliz, Amerikan, Alman yazar ve yorumcular diyorlar ki; Amerika ve koalisyonun IŞİD'e karşı yürüttüğü savaşın mahiyetini anlamıyoruz. 400 milyar dolarlık bir savaş. IŞİD'in her geçen gün genişlemesi ve yeni zaferler kazanması gerçeğini göz önünde bulundurarak bu savaşın mahiyetini ve hedeflerini açıklayabilir misiniz?" sorusuna Davutoğlu, "Aslında baktığımızda vaktinde çözülemeyen krizlerin bedelini şimdi ödüyoruz. 3 sene önce 2011 yılında Arap Baharı başladığında, Arap gençleri sokağa çıktığında dünyadaki bütün diğer gençler gibi aynı şeyleri istiyorlardı: Daha çok özgürlük, daha çok refah, daha izzetli bir hayat, siyasi katılım ve liderlerin, ülkelerini idare edenlerin hesap verilebilir nitelikte ilişkiye sahip olması. Dünyada Avrupa’da, Amerika'da veya dünyanın her bir köşesinde gençlerin istediği taleplerdi" yanıtını verdi.
"Beşşar Esed halkını bombalamak yerine o halkı dinlemeyi deneseydi" diyen Davutoğlu, şöyle devam etti:
"Üstlerine kimyasal silah kullanmak, Scott füzesi kullanmak yerine o gençlere kulak verseydi IŞİD ortaya çıkabilir miydi? Ya da Beşşar Esed bunları dinlemediğinde ve insanları katlettiğinde Bosna'da Miloşeviç'e karşı harekete geçen uluslararası toplum, Suriye'de de kimyasal silah kullandığında Beşşar Esed'e karşı harekete geçseydi IŞİD doğabilir miydi? Vaktinde çözülemeyen krizler bir kartopu gibi daha bir yumak halinde önünüze geliyor. Ondan sonra da milyarlarca dolar harcamak, çok riskli operasyonlar yapmak ve çok daha fazla kan dökülmesi sonucunda bir netice almak zorunda kalıyoruz. Burada en önemli şey aynen tıpta olduğu gibi koruyucu hekimlik tarzında daha olay çıkmadan, kriz çıkmadan onu çözmeye dönük politikalar geliştirmek. Onun için şimdi biz bize dönük tavsiyede bulunanlara onu söylüyoruz: Kapsamlı bir strateji getirin, ilkeleri açık olsun. Sonucunda ne olacağını görelim. Her türlü katkıyı yaparız. Ama bunlar ortaya konmadan sadece bir tehdide dönük tek boyutlu bir mücadele bugün bir radikal örgütü tasfiye edebilir, radikalizme karşı gerçek bir zafer kazanılmasını ise mümkün kılmaz. Başka bir örgüt çıkar. O bakımdan kültürel, siyasi, askeri, ekonomik boyutları olan daha kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz."  

Google+ WhatsApp