1 Eylül…
Bazı tarihlere özel anlamlar yüklemenin ve beklentiye girmenin, Batı modernizminin bir anlayışı olduğunu biliyoruz. Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, sigarayı bırakma günü gibi onlarca çeşit “özel gün”ler saya
Bazı tarihlere özel anlamlar yüklemenin ve beklentiye girmenin, Batı modernizminin bir anlayışı olduğunu biliyoruz. Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, sigarayı bırakma günü gibi onlarca çeşit “özel gün”ler sayabiliriz. Önemli olayları belirlenmiş tarihlerde hatırlatmak istiyorlar. Ancak bu diğer zamanlarda unutmak istedikleri anlamına gelmez.
Nedense Batılılar bu tür anlayışlardan zevk duyuyorlar. Ötesi, bu tutum dünya milletleri tarafından da benimsenmiş durumda. Zamanı gelince değerlendiriyor, değişik anma toplantıları, törenler ve kutlamalar yapıyorlar.
Kanaatim o ki, barışa, huzura, insanca yaşamaya insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar bugün ihtiyacımız var. Teknoloji, iletişim ne kadar gelişmiş olursa olsun, dillerimize demokrasi, insan hakları, özgürlük, insanca yaşam ne kadar pelesenk olursa olsun, ne yazıktır ki bu kavramlar her zamankinden daha çok hayatımızdan çıkmış durumda. O, karanlık dönemler dediğimiz, insanoğlunun canavarlaştığını iddia ettiğimiz zamanlardan daha çok bugün yok etmekten mutlu olan liderler var. İnsanları aç bırakarak değişik öldürme teknikleri deneyen Esat, bombanın her türlüsünü Gazzelilerin üzerine atmakta mahir Netanyahu, kafa kesmeyi, insanları diri diri toprağa gömmeyi marifet sayan IŞİD lideri, nerde Müslüman görse öldürmek isteyen Myanmarlı rahipler, insanlığın gözü önünde soykırım uygulayan, güya medeni Çinli liderler ve diğerleri.
Çok uzaklara gitmeye gerek de yok, şöyle bir etrafınıza bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Hemen yanı başımızda dört yıl önce Suriye’de başlayan savaş hala devam ediyor, hala oluk oluk kan akıyor. Binlerce ölü, en az o kadar da yaralı var. Yarım kalmış vücutlarla geziyor insanlar ortalıkta; kol, bacak, ayak ya da başka bir uzvu olmadan hayatta kalmaya çalışıyorlar. Onuru çiğnenmiş, insanca yaşam hakkı elinden alınmış, acının her türlüsünü tatmış, gelecekten ümitsiz, ölümü özleyerek bekleyen, yaşamaya çalışan binlerce insan.
Etrafı Esat’ın askerleri tarafından çevrilmiş, giriş çıkışın yasaklandığı, bir lokma ekmeğe bile muhtaç insanların yaşadığı Yermük kampında yaşlı bir adam, “İsrail’in bombaladığı Gazze buradan iyi. Bomba üzerinize düşüyor ve bir anda ölüyorsunuz. Böyle ölüme kurban olayım. Bu oldukça kolay. Burada günlerce açlıktan bekliyoruz. Mideme kaç gündür bir lokma ekmek girmedi, bilemiyorum. Çevreden toplayabildiğimiz otları yiyoruz. Ölmek istiyoruz, ölemiyoruz bile.”
Bu, insanoğlunun feryadından başka bir şey değil.
Diğer yanda Irak patlamaya hazır bir bomba. Yetmedi IŞİD belası çıktı başımıza. Myanmar, Filistin, Afganistan, Çeçenistan, Pakistan, Doğu Türkistan…
Say gitsin…
Yirmi birinci yüzyılda insanlık hala huzur ve barış ararken, ölümlerin olması, insanların yaşamlarını yarım yamalak sürdürmek zorunda kalmaları ne kadar acı. Bilim, teknoloji, iletişim almış başını giderken, insanların hala ortak noktalarda buluşmayı, savaşmadan birlikte yaşamayı beceremiyor olması ne kadar acı. Kabil ile Habil’den bu yana iyi ile kötünün, haklı ile haksızın savaşı hala devam ediyor. Kan akmaya, dünya coğrafyasını sulamaya devam ediyor.
Birlikte, savaşmadan yaşama sıkıntısının halklar arasında değil, yöneticiler arasında olduğu aşikar. İktidarlar, istedikleri her sebepten savaş üretebiliyorlar. Onlar zenginliklerine zenginlik, servetlerine servet katarken siviller, masumlar sebepsiz yere ölüyorlar.
Duygu yoksunu olduklarını bildiğim için vebalden bahsetmek istemiyorum.
Asıl meseleyse, savaş taraftarlarının böyle özel günlerin içini boşaltıyor olmaları. Önceki günlerde terör örgütünün uzantısı bir siyasi parti ve onun STK’ları barış mitingi yaptılar. Hiçbir şekilde terörü lanetlemeyen bir partinin barış mitingi yapmasının anlamı ne?
Anlayabildiğim kadarıyla amaç, insanların bu kavramlara olan inancını zayıflatmak, idealizmi, yaşanabilir bir dünya umudunu ortadan kaldırmak.
Terörü destekleyen, barıştan anlamayan, adaleti gerçekleştiremeyen, milliyetçilikten uzak, dini kullanan partilerin isimlerini bu manada kendilerine koymaları, sizce ne anlama gelir?
Ünlü hikayeci Aziz Nesin’e soyadını sorarlar. O da şöyle cevap verir. “1934 yılında soyadı kanunu çıktığında herkes kendi soyadını kendisi seçti. Böylece insanların bütün gizli, aşağılık duyguları açığa çıktı. En cimriler elibolu, en korkaklar yürekliyi seçti. Tembeller çalışkanı, çirkinler yakışıklıyı seçti. Ben kendime Nesin’i seçtim, çağırdıklarında ne olduğumu düşünmek için.”
Oldukça güzel bir anekdot değil mi?
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
