BIST11.722
DOLAR49,45
EURO55,62
ALTIN6.633
BITCOIN4.054.869
14° KAYSERİ
Üst banner
K
Konuk Yazar
07 Haziran 2013 · 635 okunma

31 Ağustos.

Bugünlerde tarihler havada uçuşuyor. Her takvim yaprağı önemli bir olayı işaret ediyor. Hele siyasetin doruk yaptığı, yeni başbakanın ve cumhurbaşkanının isminin belli olup göreve başladığı, Ak Parti Genel Başkanının seç

Bugünlerde tarihler havada uçuşuyor. Her takvim yaprağı önemli bir olayı işaret ediyor. Hele siyasetin doruk yaptığı, yeni başbakanın ve cumhurbaşkanının isminin belli olup göreve başladığı, Ak Parti Genel Başkanının seçildiği, müzmin muhalefet CHP’nin yeni bir kurultaya doğru koştuğu bugünlerde, ya da 30 Ağustos Zafer Bayramını hatırlayınca, bunlardan birisi aklınıza gelecektir.  

 

Ama hayır. Benim bahsedeceğim olay, zaman zaman yazılarımda da vurgu yaptığım gibi, Abdülhamit Han’la ilgili. 31 Ağustos Abdülhamit Han’ın tahta çıkışının, Osmanlı’nın kaderini kendi kaderine ortak edişinin, ağır bir yük altına girişinin yıl dönümüdür. Milat demek de doğru olacaktır kanaatimce.

 

Bu sütunlarda Abdülhamit’le ilgili pek çok kez kalem oynatmışımdır. Onu çok sevdiğimi, hatta hayranlığımı, beni tanıyanlar bileceklerdir. Ancak yazıya esas teşkil eden asıl mevzu ona olan sevgim, muhabbetim değil, Ulu Hakan’ın yapmış olduğu hizmetler ve onun bu millete olan aşkıdır.

 

Az buçuk tarih okumuşlar Sultanın hangi şartlarda tahta çıktığını hatırlayacaklardır. Bir yanda kumpas kurarak amcası Sultan Abdülaziz’i adice şehit eden darbeci bürokratlar, diğer yanda dış güçlerin beslemesi, adı STK olan Masonik örgütler. Bir tarafta Osmanlıyı parçalayarak sömürge yapmak isteyen, aç kurtlar gibi bekleyen Avrupalılar, diğer yanda da dış güçlerle işbirliği yapmaktan çekinmeyen güya milliyetçiler, İttihatçılar. Bir yanda Avrupa kültürüyle yetiştirilerek adeta patlamaya hazır bir bomba haline gelmiş subaylar, diğer yanda şahsi menfaatleri uğruna koskoca Osmanlı’yı harcamaya niyetli Paşalar. Bir yanda içten çürüyüş, diğer yanda dıştan çevreleniş. Bir yandan ekonomisi sıfır, devrin gerektirdiği seriliği sağlayamayan, hareket kabiliyeti bitik, hantal bir imparatorluğun bürokratları, diğer yanda sürekli azınlıklar lehine bir takım yenilikler yapması gerektiğini söyleyen, dikte eden Avrupalılar.

 

Tüm şartlar, dengeler aleyhinizde iken, siz olsanız ne yapardınız, bir düşünün hele?

Kiminle nasıl mücadele edeceksiniz?

 

Yıkılmak üzere olduğunu bildikleri halde Osmanlıya borç vermekten çekinmeyen batılı bankerlerin asıl amacı, çöken imparatorluğun en yağlı, en karlı parçasına konabilmekti. Onlar kazanamayacakları yere para yatırmazlardı.

 

Daha saymaya gerek yok. Tarih tekerrürden ibarettir derler. Doğrudur. Zira bu tekerrür denen olayı yıllar önce biz, güçsüzken, özellikle de 2001’li yıllarda üçlü koalisyon döneminde gördük. Hatırlayın, dünya piyasaları uçarken bize dip yaptıran yılları hep birlikte yaşadık. Nasıl unutabiliriz ki o günleri? Parasızlığın, bitik ekonominin ne anlama geldiğinin fotoğrafını, bir esnafın yazar kasayı Ecevit’e fırlatmasında gördük. Kuru milliyetçiliği, bankaların içi boşaltılırken boş boş bakan yavru muhalefette tanıdık. Demokrasinin güya faydalarını, sanki ülkenin en acil meselesiymiş gibi başörtüsü zulmüyle yaşadık.

 

Tekrar konunuza, yani Abdülhamit’e dönecek olursak, zor bir hayat yaşadı ulu hakan; zor, meşakkatli, acımasız, mücadeleci. Her bir anı ülkesini, milletini, ümmeti düşünmeyle geçti dersek, yalan olmaz hani.

 

Yıldız sarayından çıkmadığı ve düşmanları ona cahil dediği halde, dünyayı pek çok liderden daha iyi tanıyan, yaşananları gözlemleyen, ülkesiyle ilgili bağlar kurabilen, çağdaşlarının çok ama çok üstünde bir dehaya, bilgi birikimine sahip bir liderdi o. Tek güvencesi, tek sermayesi Allah’ı, ailesi ve bir de milletinin kendisine olan sevgisiydi.

 

Aynı zamanda pek çok zıt vasfı da üzerinde barındırabilen bir liderdi o. Sevecen olduğu kadar düşmanlarına karşı şiddetli, duygusal olduğu kadar mantıklı, mücadeleci olduğu kadar kadere inanan, şair ruhlu olduğu kadar fen ilimlerine düşkün, doğulu olduğu kadar batılı, vaktini çalışmakla geçirdiği kadar ailesine de zaman ayıran, Osmanlı sultanları içinde tek eşli, tek sultandı o. Az uyumayı, az konuşmayı ve az yemek yemeyi severdi. Tiyatroya, kitap okumaya, görsel sanatlara düşkün bir devlet adamıydı. Pasteur’la ikili dostluk kuracak kadar tıbba düşkün, dünyanın ilk deniz altı gemilerini satın alacak kadar bilimsel faaliyetleri takip eden, fen bilimlerine ayrı önem verdiği herkes tarafından bilinen, takdir edilen bir sultandı o.

 

Rahmetli Özal vefat ettiğinde karikatüristler onu bir elinde Kur’an, diğer elinde bilgisayarla, geleceğe koşan bir lider olarak çizmişlerdi. Bu karikatür Özal’a yakıştığı kadar, Abdülhamit’e de yakışan bir resimdir. Zira o uhdesine aldığı emanetin kıymetini bilecek kadar şuurlu, gelecek kuşaklara teslim edecek kadar düşünceli, bilinçliydi.

 

Mesela, tahttan indirildiği tarihte, bugün bile bizi hala rahatsız eden Ermeni meselesini bitirmişti o. Büyük, kalkınma ve bayındırlık ihalelerini verirken sadece ekonomik faydayı gözetmemiş, bunu, uluslar arası siyaseti dizayn eden bir araç olarak da görmüştü.  

 

Sınırlı bu sütunda konuyla ilgili çok şey yazmak mümkün değil. Zira onun hayatı, mücadelesi, o kadar geniş ve yoğun ki, ne bu sütun, ne kalem, ne de kağıt yeter anlatmaya. Ancak size tavsiyem şudur; eğer mümkünse Abdülhamit’le ilgili bir eser okuyun derim. Onu tanımaya, yaptıklarını, yaşadıklarını, mücadelesini öğrenmeye çalışın. Zira tarihçiler der ki, eğer Fatih’in ya da Kanuni’nin imkânları Abdülhamit’te olsaydı, tarihin ve Osmanlı’nın akışı çok farklı olurdu. 

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.