K
Konuk Yazar
07 Haziran 2013 · 289 okunma
Avrupa'da bürokrasi iktidarı
Avrupa'da acayip şeyler oluyor. Öyle acayip şeyler oluyor ki, demokrasi adına, parlamenter rejim adına öğrendiğimiz en temel doğrular büyük bir sarsıntı içinde. AB'nin batık ülkelerinde acı reçeteyi uygulamak üzere seçil
Avrupa'da acayip şeyler oluyor.
Öyle acayip şeyler oluyor ki, demokrasi adına, parlamenter rejim adına öğrendiğimiz en temel doğrular büyük bir sarsıntı içinde.
AB'nin batık ülkelerinde acı reçeteyi uygulamak üzere seçilmiş yönetimler yerlerini bir takım bürokratlara terk ettiğinde duyduğumuz rahatsızlık şimdi misliyle artmış durumda.
Onların Derviş'leri geldiğinde "Bu en nihayetinde geçici bir durum", demiştik, "Kriz bitince giderler." Ama şimdi, bürokratların AB halklarının tepesine kalıcı olarak çöküşüne tanık oluyoruz.
Önce olayı kısaca özetleyelim:
Almanya ve Fransa'nın "Avrupa'yı kurtarmak" için bulduğu yeni çözüme göre, tüm euro devletleri yapısal açıklarını milli hâsılanın yüzde 0,5'in altında tutmak zorunda. Ve bu şartın bütün milli anayasalarda yazılması zorunlu. (yani bir nev'i değiştirilmesi teklif dahi edilemez madde) Bu madde anayasalarda yazılı olunca, o ülkenin kendi mahkemeleri de bu şartı denetlemekle yükümlü olacak. (hukukun siyasetin alanını işgal etmesi) Eğer bütçe açığı %3'ü geçerse o üyeye karşı otomatik yaptırımlar devreye girecek. AB Komisyonu da üyeler üzerinde olağanüstü denetleme yetkilerine sahip olacak.
Bir başka deyişle, AB üyesi ülkelerin seçilmiş parlamentoları, bütçe yapma yetkilerini kaybetmiş, mali politikalar üzerindeki milli irade AB bürokrasisine devredilmiş durumda.
Oysa bize şimdiye kadar, demokrasinin ya da demokrasinin özünün ortak paranın nasıl harcanacağına birlikte karar vermek yani bütçe yapmak olduğu öğretilmemiş miydi?
Peki nasıl oldu da parlamenter demokrasinin beşiğinde, parlamenter demokrasinin çanına ot tıkayan böyle kararlar alınabildi?
Olay aslında tam bir kısır döngü olarak görülüyor.
Bir taraftan bakınca, iflas eden ülkeler kime el açıyorlarsa, parayı verenlerin de kural koyma hakkı doğar elbette, diye düşünülebilir. Öyle ya, Almanya halkından kimi ülkeleri ilelebet sırtlarında taşımalarını kim isteyebilir? Bir ülkedeki ekonomik krizin bütün Euro Bölgesi'nde ağır salgına dönüştüğü sıkı ekonomik entegrasyon koşullarında, ülkelere "Ben kendi ekonomi politikamı kendim belirler, ister batar ister çıkarım" deme lüksü tanınabilir mi?
Ama öte yandan, parlamentoların ekonomi politikasını belirleyemediği ülkelere demokrasi denilebilir mi?
Acı reçete ve popülizm
Burada asıl soru, seçilmişlerin göz göre göre gelen krizi neden engelleyemedikleri, bütçe açıklarını kontrol edemedikleri, bütçe yapma yetki ve görevlerini kötüye kullandıkları noktasında düğümleniyor.
Bu yönetimler, genellikle ülke uçurumun dibine gelen kadar halkı "Gırtlağımıza kadar borca battık" demek yerine, "borç stokundaki büyüme" demeyi tercih ediyorlar. Bütçeyi tutturamayınca, yeni borçlar bulunmasına, yeni vergiler salınmasına ve yatırımların daha da azaltılmasına "Ekonomik büyüklüklerin revize edilmesi" adını koyuyorlar. Üretimin azalmasına, fabrikaların durmasına ve iflasların çoğalmasına ise "negatif büyüme" adını takıyorlar. Böyle şık sözlerle kamuoyunu epey bir süre idare ettikten sonra bir bakıyorsunuz bir gün en kaba saba ifadelerle ve "herkesin anlayacağı biçimde" bağırmaya başlıyorlar: "Battık!"
İyi de siyaset sınıfı neden eli kolu bağlı ekonomik çöküşü seyrediyor?
Hepsi mi akılsız? Hepsi mi yiyici? Hayır... Siyasetçi bilmediğinden değil, seçmen korkusundan yapamıyor yapısal reformları. Çünkü bu reformların her biri, kocaman bir seçmen kesiminin çıkarlarıyla çelişiyor.
Çünkü seçmen acı reçeteleri sevmiyor. O, çok ama çok uzun yıllardır ürettiğinden çok daha fazlasını tüketmeye, kazandığından fazlasını borçlanmaya alışmış. Bu saadet zincirinin bir gün kopacağını aklına bile getirmiyor, ona bunun hatırlatılmasına bile dayanamıyor. Elinde acı reçete ile karşısına geçen siyasetçiden nefret ediyor; onu halk düşmanı olarak damgalıyor, anında sokaklara dökülüyor, bedava eğitim, bedava sağlık hizmeti, bedava ev, bedava hayat diye bağırmaya başlıyor.
Ehh, politikacı da mesleğinin tanımı gereği "oy avcısı" olmak zorunda olduğundan, seçmenini kaybetmeyi göze alamıyor. Denizin bittiği yere kadar iktidarın keyfini çıkarıp, deniz bittiğinde "AB bizi kurtarsın" diye feryada başlıyor.
Böylece, yazının başına dönüyoruz. Kurtarıcı da elbette kendi şartlarını dikte ediyor!
AB'nin batık ülkelerinde acı reçeteyi uygulamak üzere seçilmiş yönetimler yerlerini bir takım bürokratlara terk ettiğinde duyduğumuz rahatsızlık şimdi misliyle artmış durumda.
Onların Derviş'leri geldiğinde "Bu en nihayetinde geçici bir durum", demiştik, "Kriz bitince giderler." Ama şimdi, bürokratların AB halklarının tepesine kalıcı olarak çöküşüne tanık oluyoruz.
Önce olayı kısaca özetleyelim:
Almanya ve Fransa'nın "Avrupa'yı kurtarmak" için bulduğu yeni çözüme göre, tüm euro devletleri yapısal açıklarını milli hâsılanın yüzde 0,5'in altında tutmak zorunda. Ve bu şartın bütün milli anayasalarda yazılması zorunlu. (yani bir nev'i değiştirilmesi teklif dahi edilemez madde) Bu madde anayasalarda yazılı olunca, o ülkenin kendi mahkemeleri de bu şartı denetlemekle yükümlü olacak. (hukukun siyasetin alanını işgal etmesi) Eğer bütçe açığı %3'ü geçerse o üyeye karşı otomatik yaptırımlar devreye girecek. AB Komisyonu da üyeler üzerinde olağanüstü denetleme yetkilerine sahip olacak.
Bir başka deyişle, AB üyesi ülkelerin seçilmiş parlamentoları, bütçe yapma yetkilerini kaybetmiş, mali politikalar üzerindeki milli irade AB bürokrasisine devredilmiş durumda.
Oysa bize şimdiye kadar, demokrasinin ya da demokrasinin özünün ortak paranın nasıl harcanacağına birlikte karar vermek yani bütçe yapmak olduğu öğretilmemiş miydi?
Peki nasıl oldu da parlamenter demokrasinin beşiğinde, parlamenter demokrasinin çanına ot tıkayan böyle kararlar alınabildi?
Olay aslında tam bir kısır döngü olarak görülüyor.
Bir taraftan bakınca, iflas eden ülkeler kime el açıyorlarsa, parayı verenlerin de kural koyma hakkı doğar elbette, diye düşünülebilir. Öyle ya, Almanya halkından kimi ülkeleri ilelebet sırtlarında taşımalarını kim isteyebilir? Bir ülkedeki ekonomik krizin bütün Euro Bölgesi'nde ağır salgına dönüştüğü sıkı ekonomik entegrasyon koşullarında, ülkelere "Ben kendi ekonomi politikamı kendim belirler, ister batar ister çıkarım" deme lüksü tanınabilir mi?
Ama öte yandan, parlamentoların ekonomi politikasını belirleyemediği ülkelere demokrasi denilebilir mi?
Acı reçete ve popülizm
Burada asıl soru, seçilmişlerin göz göre göre gelen krizi neden engelleyemedikleri, bütçe açıklarını kontrol edemedikleri, bütçe yapma yetki ve görevlerini kötüye kullandıkları noktasında düğümleniyor.
Bu yönetimler, genellikle ülke uçurumun dibine gelen kadar halkı "Gırtlağımıza kadar borca battık" demek yerine, "borç stokundaki büyüme" demeyi tercih ediyorlar. Bütçeyi tutturamayınca, yeni borçlar bulunmasına, yeni vergiler salınmasına ve yatırımların daha da azaltılmasına "Ekonomik büyüklüklerin revize edilmesi" adını koyuyorlar. Üretimin azalmasına, fabrikaların durmasına ve iflasların çoğalmasına ise "negatif büyüme" adını takıyorlar. Böyle şık sözlerle kamuoyunu epey bir süre idare ettikten sonra bir bakıyorsunuz bir gün en kaba saba ifadelerle ve "herkesin anlayacağı biçimde" bağırmaya başlıyorlar: "Battık!"
İyi de siyaset sınıfı neden eli kolu bağlı ekonomik çöküşü seyrediyor?
Hepsi mi akılsız? Hepsi mi yiyici? Hayır... Siyasetçi bilmediğinden değil, seçmen korkusundan yapamıyor yapısal reformları. Çünkü bu reformların her biri, kocaman bir seçmen kesiminin çıkarlarıyla çelişiyor.
Çünkü seçmen acı reçeteleri sevmiyor. O, çok ama çok uzun yıllardır ürettiğinden çok daha fazlasını tüketmeye, kazandığından fazlasını borçlanmaya alışmış. Bu saadet zincirinin bir gün kopacağını aklına bile getirmiyor, ona bunun hatırlatılmasına bile dayanamıyor. Elinde acı reçete ile karşısına geçen siyasetçiden nefret ediyor; onu halk düşmanı olarak damgalıyor, anında sokaklara dökülüyor, bedava eğitim, bedava sağlık hizmeti, bedava ev, bedava hayat diye bağırmaya başlıyor.
Ehh, politikacı da mesleğinin tanımı gereği "oy avcısı" olmak zorunda olduğundan, seçmenini kaybetmeyi göze alamıyor. Denizin bittiği yere kadar iktidarın keyfini çıkarıp, deniz bittiğinde "AB bizi kurtarsın" diye feryada başlıyor.
Böylece, yazının başına dönüyoruz. Kurtarıcı da elbette kendi şartlarını dikte ediyor!
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
