DOLAR49,45
EURO55,62
BITCOIN4.077.645
5° KAYSERİ
Üst banner
K
Konuk Yazar
07 Haziran 2013 · 589 okunma

“Benim” mi,“emanet” mi…?

Bu soruya verilecek cevabın, kültürel bazda gelmiş olduğumuz noktayı da tam olarak belirleyeceği kanısındayım. Zira, zamanla değişen-ilerleyen değil- kültürel yapımızın, toplumsal birçok sorunumuza da ışık tutacağını gör

Bu soruya verilecek cevabın, kültürel bazda gelmiş olduğumuz noktayı da tam olarak belirleyeceği kanısındayım. Zira, zamanla değişen-ilerleyen değil- kültürel yapımızın, toplumsal birçok sorunumuza da ışık tutacağını görebiliyorum.

 

Aşağıda okuyacağınız yazımın, tamamen Müslüman kimliği üzerinde düşünülmüş, yorumlanmış olduğunu belirtmek isterim.

 

Avrupa’nın karanlık ortaçağı yaşadığı dönemlerde biz Müslümanlar aydınlamayı yaşarken, Allah’ın yarattığı nimetlerin bize birer emanet olarak verildiğine inanırdık. Mal, mülk, toprak ve hatta evladın bile bizler için birer emanet, imtihan aracı olduğuna inanırdık. Emanet edene ihanet etmemek adına verilenlere sahip çıkar, gözümüz gibi korurduk. Emanet edilenler üzerindeki tasarruf haklarımızı kullanırken bir gün bize hesap sorulacağını düşünür, ona göre hareket ederdik.

 

Örneğin, alın terimizle, emeğimizle kazandığımız parayı harcarken bile kara kara düşünür, harcadığımız paranın üzerinde fakir- fukaranın da hak sahibi olduğuna inanırdık. Tarlayı kara sabanla sürerken bile dikkatli sürer, o kara toprağa eziyet etmemeye, hor davranmamaya özen gösterirdik. Zira kara toprağın bile bizim için bir emanet olduğunu ve ahrette bir gün bize hesap sorulacağını bilirdik. İhtiyacımız kadar para kazanır, fazlasını fakirlere dağıtmaya özen gösterir, dağıttıkça da rahatlardık. Bugün bir müteahhidin zenginliği nasıl ki bindiği arabanın mersedes, oturduğu evin zengin semtinde olması gibi kriterlerle ölçülüyorsa, o vakitlerde de zenginliğin ölçüsü fakir fukaranın her türlü ihtiyacını karşılamak için kurduğu vakıflardı. Kaç fakirin karnını doyuruyor, kaç bekârı evlendiriyor, kaç göçmen kuşuna yardım ediyor gibi kıstaslar, o kişinin zenginliğini gösteriyordu.

 

Bugün biz modern Müslümanlar(!) dünya nimetlerinin artık tamamen bizim malımız olduğuna, Allah’ın bu nimetlerden yararlanmamız için bizler adına yarattığına, o zaman bu nimetler üzerinde sonsuz hak sahibi olduğumuza ve bu hakkı kullanırken de hiçbir şekilde hesap sorulmayacağına inanıyoruz. Evlatlarımız bizim, evlerimiz bizim, mal ve mülklerimiz bizim… Zira onları kendi emeğimizle, çabamızla kazandık. O zaman kendi emeğimizle kazanmış olduğumuz bu mal ve mülklerimiz üzerindeki tasarrufumuza kim ne karışabilir ki? İstediğimiz gibi kullanır, arzu ettiğimiz gibi harcarız.  Suyun parasını ödüyorsam, istediğim kadar harcarım. Elektrik faturasını ödüyorsam, istediğim gibi kullanırım. Almış olduğum her türlü ürünün bedelini ödeyebiliyorsam, her şekilde kullanırım, kimse karışamaz. Tabağıma yemeği tepeleme doldurur, bir kısmını yer, fazlasını dökerim. Parasını ödüyorum, kimse karışamaz, diye düşünüyoruz artık.   

 

Bu, hastalıklı bir zihniyet tezahüründen başka bir şey değil. Gelinen noktaya bakacak olursak Müslümanların ne kadar yoldan çıktığının da rahatlıkla farkına varabiliyoruz. Ne yazık ki bugün komşumuz açken bizler tok ve rahat uyuyabiliyoruz. Zira İslami bilincimizin, şuurumuzun çoğunu kaybettik gibi. Acı ama, İslam sadece dilimizde kaldı gibi geliyor bana. Onu da, tartışmalarda kendi iddialarımızı ispatlamak için kullanıyoruz, o kadar. Yaşantımıza yansıyan kısmı çok az. İslam’ın güzellikleri tarihin tozlu sayfalarında kalmış, ara ara hatırlanan sadece bir güzellikler abidesi olmamalı. Zaman zaman dost ve komşu sohbetlerinde hatırlanan, hatırlanınca memnuniyetle gülümsenen, övünç kaynağımız, “işte, biz böyle bir millettik” diyebileceğimiz birer hatıralar yığını olmamalı.

 

Mesela en son yaşadığımız Van acısı. Van’a yardım etmek keyfimize göre değil, bir Müslüman mecburiyeti olmalıydı bizler için. Sadece Van’da değil, çevremizde maddi ya da manevi yardım bekleyen o kadar çok insan var ki, görmek için etrafınıza dikkatlice bakmanız yeterli. Sokaktaki bir yetimin başını okşamak, düşmüş birine el uzatmak, gözleri görmeyen bir amayı trafikte karşıdan karşıya geçirmek…

 

İslam, sadece ibadetlere yüklenen bir din de değil. Bunu öncelikle biz Müslümanların bilmesi, aklından çıkartmaması gerekiyor. Bugün en fazla çektiğimiz sıkıntılardan birisi de, İslam’ın sadece ibadetlere yüklenmiş bir din olduğu algısıdır.  Bu, Müslümanların geçirmiş olduğu bir travma halidir. Biz Müslümanlar ne kadar dilimizle kapitalizmi eleştirsek de,  görünen o ki modernliği ve kapitalizmi çok sevdik. Kapitalizmi, bir kapitalistten daha çok savunuyor, modern olmakla övünüyor, aynı zamanda “Elhamdülillah Müslüman’ız” diyebiliyoruz.

 

Dünyaya bakış açımızı eğer yeniden şekillendirip, “dünya bize bir emanet” deyip gereklerini yerine getirmezsek, bunun vebalinin ağır olduğunu da unutmamalıyız

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.