DOLAR49,45
EURO55,62
BITCOIN4.011.944
9° KAYSERİ
Üst banner
K
Konuk Yazar
07 Haziran 2013 · 617 okunma

Çocuklarımıza Sahip Çıkmak.

Yıllar önceydi, Yavuz Bahadıroğlu’nun bir romanını okumuştum; Keşmekeş. Kitap 12 Eylül’ün çocuklarını anlatıyordu. O kara darbeyi doğuran sebeplerin nasıl da günler, haftalar, aylar hatta yıllar öncesinden ilmek ilmek do

Yıllar önceydi, Yavuz Bahadıroğlu’nun bir romanını okumuştum; Keşmekeş.

Kitap 12 Eylül’ün çocuklarını anlatıyordu. O kara darbeyi doğuran sebeplerin nasıl da günler, haftalar, aylar hatta yıllar öncesinden ilmek ilmek dokunduğunu yazıyordu kitapta.

Aynı mahallede oturan, aynı okulda, aynı sıralarda okuyan, memleketlerinde zorluklara birlikte göğüs geren, yediği lokmaların bile ayrı gitmediği iki arkadaşın İstanbul’a üniversite okumaya gittiklerinde, otobüsün arka tarafından inene sağcıların, ön tarafından inene ise solcuların nasıl sahiplenerek militanlaştırdığı anlatılıyordu eserde. Yaşım gençti o zamanlar, 12 Eylül’ü yaşamamıştım, henüz çocuktum, havsalam almıyordu, bilmiyordum. Yazılanları, söylenenleri de sadece hayal mahsulü bir kurgu olarak algılamıştım.

Hatırlayınız 12 Eylül’ü; solcunun geçtiği sokaktan sağcının geçemediği, mahallelerin, kahvelerin bile tek tek paylaşıldığı, birinin öldürdüğüne diğerinin de ölümle karşılık verdiği, birinin kahramanının ötekinin “vatan haini” ilan ettiği, ötekinin “şehidi”nin diğerinin, “bir pislik daha eksildi” dediği zor yıllardı. Birinin acısı diğerinin sevinci, kıvancıydı.

Yine yıllar önceydi, oğlu hukuk fakültesini kazanan bacanağımın evladının yanında olmak adına emekli olup Ankara’ya yerleşmesini de unutmam mesela. Bazı şeyler o günlerde anlamsız gibi gelse de, bugün daha iyi kavrıyorum niyetini; evladını büyükşehrin, yasa dışı örgütlerin tehlikelerine karşı korumak. Savunma içgüdüsü yani.

Daha Zaman samanlaşmamıştı, bundan üç beş ay önceydi, bu tür haberleri birinci sayfaya taşır, verir, insanları, biz ebeveynleri uyarırdı. Yani gazetecilik yapardı o günlerde. Oğlunu, kızını üniversite okuması için il dışına gönderen ailelerin çocuklarını nasıl yasa dışı terör örgütlerine kaptırdıklarını anlatır, biz de okur, haberdar olurduk. Bu yazıyı kaleme alırken, çocuklarını kurtarmak için güvenlik güçlerine başvurdukları halde kurtaramayan, basının karşısına geçip feryat figan eden ebeveynlerin perişan halleri gözlerimin önüne geliyor. İki evlat sahibi bir baba olarak o annelerin, babaların yüreklerinden geçen duygularını, kalbini bir bıçağın oyuşu gibi çektiği sancıları, “keşke büyükşehre göndermeseydik, okumasaydı, keşke bizim evladımız kalsaydı!” deyişlerini, bakışlarına yansıyan çaresizliği, umutsuzluğu, bir daha gelmeyeceği, göremeyeceği düşüncesiyle gözlerinden çenelerine inen yaşların bıraktığı anlamları çok iyi kavrayabiliyorum.  Kavrıyor ve sanki kendi evladım da aynı akıbete uğramış gibi üzülüyorum.

Berkin, Burak Can…

 İkisi de bizim evladımız, yavrumuz, ciğer paremiz. Berkin, gezi olayları sırasında polisin attığı gaz bombası başına kazaen denk geldiği için öldü, diğeri ise yasa dışı terör örgütü DHKP-C tarafından kasıtlı olarak, intikam duygusuyla başından vurularak öldürüldü.

Vefatlarına üzüldük, kahrolduk. Bu milletin bağrından çıkmış, öz Anadolu çocuklarıydı onlar. Bizim evlatlarımızdı yani. Birimizin yokluğu bu milletin yarasıdır. Birimiz yoksak millet eksiktir. Onlar yoksa biz de yokuz. Hepimiz Türkiye’yiz. Hepimiz millet.

Olaya ben böyle bakıyorum.

Gezi Parkı olaylarının uluslar arası bir komplo olduğunu bilmeyen yok artık. Bunu istihbarat raporları doğruladığı gibi, yabancı televizyon kanallarının ülkede bir kaos ortamı varmış gibi yaşananları abartarak canlı vermeleri, ya da olacakları günler öncesinden bilerek taksim’de kamp kurmaları neyle açıklanabilir? Talan edilen İstanbul’u, yakılan belediye otobüslerini, yıkılan dükkânları, sökülen kaldırım taşlarını, ışıklandırma direklerini, hurdaya çevrilen, emek mahsülü vatandaşların arabalarını ve diğer zayiatları sormuyorum. Bunlar ilerde yeniden yapılabilir, alınabilir. Nihayetinde eşya, araç, gereç…

Ama nasıl oluyor da bizim gençlerimiz, geleceğimizin umudu olan çocuklarımız birbirine kırdırılabiliyor, düşman ediliyor? Bir anda sokaklara dökülüp milletimiz aleyhine kullanılabiliyor? Bu yeni bir şey değil, yılların birikimiyse eğer, istihbarat birimlerimiz neden gençlerin tuzaklara düşürülmesine sessiz kalıyor?  Bu kadar zor mu? Neden bu konularda projeler geliştirilmiyor, çocuklarımız kurtarılmıyor?

Şunu da sormak gerekiyor; bu kaos ortamını organize edenlerin çocukları da olayların içinde mi? Yoksa, onlar uzaktan seyir mi ediyor sadece? Unutmayalım, ölen de bizim çocuklarımız, öldüren de. Yaralanan da bizim evlatlarımız, yaralayan da. Yani, hep biz yaralıyız, hep biz ölüyoruz, hep bizim çocuklarımız maşa olarak kullanılıyor. Hep bizim sahamızda oynanıyor savaş oyunları? Neden?

Devletten önce sanırım burada en başta anne babalara çok görev düşüyor. “Oğlum, kızım on sekizine girdi artık, yetişkin oldu, kendi kararlarını kendileri versinler.” diye düşünmeyin ne olur. Takip edin onları, kimlerle arkadaşlık ediyor, arkadaşlarının aileleri, size uyar mı? Çevresi nasıl?

Unutmayın ki yasa dışı terör örgütlerinin birinci kaynağı, gençlerimiz. Oyunlar daha çok onların, sizin, bizim çocuklarımız, evlatlarımız üzerinde oynanıyor. Kandırmak, ikna etmek o kadar kolay ki gençleri. Yaşları on sekizi geçmiş olsa da, onca yıllık birikim sahibi olsalar da, fiziksel olarak bizleri sollasalar da, tecrübeden, birikimden çok yoksunlar hala. Herkese güveniyor, yüreklerin açıyorlar cömertçe.

Çocuklarımızın saflıklarından yararlandırmayalım onları.

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.