Cumhuriyeti kutlarken…
28 Şubat’ın yoğun ve hareketli günleriydi. Sivil Toplum Örgütleri tüm yurtta üniversitelerdeki haksız başörtüsü yasağını protesto kararı almışlardı. El ele tutma eylemi yapılacaktı. Karara destek vermek için arkadaşlarla
28 Şubat’ın yoğun ve hareketli günleriydi. Sivil Toplum Örgütleri tüm yurtta üniversitelerdeki haksız başörtüsü yasağını protesto kararı almışlardı. El ele tutma eylemi yapılacaktı. Karara destek vermek için arkadaşlarla görev yaptığımız Sinop ilinden Samsun’a gittik. Büyük bir kalabalık toplanmıştı meydanda, görünen o ki herkes heyecanlıydı, bir o kadar da ürkektiler, çekingendiler. Gözlerden ümitsizlik okunuyordu, “buradan bir şey çıkmaz,” diyordu bakışlar, ama baskılara, anti demokratik uygulamalara sessiz kalmak da doğru değildi. Dönüşü yoktu artık…
Daha protesto başlamadan amirlerinden her türlü şiddet için emir almış polislerin keskin ve kışkırtıcı bakışları karşıladı bizleri. Ellerindeki copları bizlere doğru sallayarak, “hadi gelin, gelin de gününüzü görün,” der gibiydi tavırları. “Mümkün olduğunca çok korkutucu olursak, direnişi o kadar çabuk kırarız” diye düşünüyor olmalıydılar. Hâlbuki bizim niyetimiz yarım saat, belki de bir saat el ele tutuşup sesimizi duyurmak, ardından da sessizce dağılmaktı. O kadar suçlu değildik hani.
Ama o keskin bakışlı, “sert erkek” görünümündeki polisler üzerimize öyle bir atladılar, kafalarımıza, sırtlarımıza, bellerimize öyle coplar indirdiler ki, protestolara, kargaşaya alışık olmayan bizler neye uğradığımızı şaşırdık. Erkekler acı içinde elleriyle kafalarını, bellerini, sırtlarını tutarken, bayanlar bağrış çağrış içinde ağlayarak kaçacak yer arıyorlardı. Haklı olmanın bedeli bu olmamalıydı. İşte o gün acı içinde yerde iki seksen kıvranırken şöyle dedim kendime, “bu ülke yaşanır olmaktan çıkmış, normal değil bunlar.”
Geçen hafta cumhuriyet bayramı kutlamaları için meydanlara toplanan kalabalığın başına gelenler, polislerin düşman görmüş gibi saldırmaları da aynı şeylerdi. Görüntüleri izlerken aklıma o kara günler geldi ve, “ne oluyoruz, bir daha mı 28 Şubat’ı yaşayacağız” dedim kendi kendime, isyan ettim.
1998’li yıllarda gücü elinde bulunduranlar her türlü zorbalığı, hukuksuzluğu ve ahlaksızlığı kendilerine hak olarak görürlerken, şimdi güç sahibi olduklarını düşünenler de günümüz mitinglerini yasaklayarak benzeri bir zihniyet içinde olduklarını gösterdiler. 21. Yüzyıl Türkiye’sinde olmaması gereken görüntüler gördü gözlerimiz.
Hani normalleşiyorduk. Hani Türkiye rotasına giriyordu. Hani halk ile devlet barışmıştı. Yaşanan manzaralar hiç de öyle olmadığını gösterdi bizlere. Bu manzara gelecek adına korkuttu beni.
Cumhuriyet bayramını kutlamanın kime ne zararı olabilir ki yasaklanmaya kalkışıldı? “İstihbarat var, provokasyon olacak” savunması da bir o kadar saçma ve geçersiz bir açıklamadır. Zira provokasyon olacaksa eğer, halkın vergileriyle görev yapan güvenlik kuvvetlerinin görevi nedir? Provokasyonu ortaya çıkartmak mıdır, yoksa gösterileri engellemek midir? El ele eylemini yasaklayan zihniyet neyse, cumhuriyet kutlamalarını yasaklayan zihniyet de odur. Kraldan çok kralcılık yapan, bir yerlere yaranmaya çalışan güruhtur bu.
İşin en kötüsü de, halkın bir kısmını cumhuriyet taraftarı gösterirken, diğer kısmını da cumhuriyet karşıtı gibi göstermektir. Bu oldukça tehlikeli bir oyundur. Cumhuriyete herkesten çok muhafazakar kesimin sahiplenmesi gerekirken, sanki karşısındaymış konumuna getirilmiştir.
Bırakın herkes istediği gibi, bireysel veya toplu olarak, kimseye zarar vermeden düşünce özgürlüğünü çağdaş geniş sınırları içinde beyan etsin. Ne olur bundan? Kim zarar görür ki? Ancak meşrutiyetini haksızlık temeli üzerinde arayanlar zarar görecektir, başkası değil.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
