BIST11.722
DOLAR49,45
EURO55,62
ALTIN6.633
BITCOIN4.054.869
14° KAYSERİ
Üst banner
K
Konuk Yazar
07 Haziran 2013 · 773 okunma

Darbecilerin beklediği ‘X günü’

‘X günü' tabiri, eksik kalmış bir darbenin lideri tarafından söylenmiş vaktiyle. Hem de duruşma esnasında, müdafaa mevkiinde.Sanık, darbecilik/cuntacılık suçlamasıyla askerî mahkemede yargılanırken X günü'nün gerekçeleri

‘X günü' tabiri, eksik kalmış bir darbenin lideri tarafından

söylenmiş vaktiyle. Hem de duruşma esnasında, müdafaa

mevkiinde.Sanık, darbecilik/cuntacılık suçlamasıyla askerî

mahkemede yargılanırken X günü'nün gerekçelerini saymış,

felsefesini yapmış. Ne var ki mahkeme o lafları dikkate

almamış, idam cezası vermiş. Askerî Yargıtay idam cezasını

onaylamış. Türkiye Büyük Millet Meclisi de idam kararını

haklı ve adil bulunca sanık, X günü'nü göremeden idam

sehpasında son nefesini vermiş.

Albay Talat Aydemir'den bahsedildiğini anladınız. 1960

darbesi yapıldığında yurtdışı görevinde olan, ama

döndüğünde darbeyi yetersiz gördüğü için iki defa darbe

teşebbüsünde bulunan Albay Talat, müdafaasını 25 maddede

özetlemişti. ‘İhtilal' gerekçesini açıklarken kullandığı 3.

madde darbecilerin psikolojisini şerh etme açısından önemli.

Diyordu ki: “Hedefine varmamış ihtilaller, yüzde yüz zaman

fasılalarıyla tekrar edilir. Canlı misali 27 Mayıs 1960

sonrasındaki 13 Kasım 1960, 6 Haziran 1961, 22 Şubat 1961,

21 Mayıs 1963 ve istikbaldeki X Günü...”

Kanlı 1960 darbesinin akabinde yaşanan darbe teşebbüsleri

çoktan unutulup gitti. 27 Mayıs'ta düşük rütbeli subaylar

hem hükümeti esir almış hem de üst rütbeli subayları tasfiye

etmişti. Ancak ‘genç subaylar' hâlâ rahatsızdı. Bunun üzerine

6 ay sonra ‘darbe içinde darbe' oldu ve subaylardan bir kısmı

sürgüne gönderildi. Tarihe “14'lerin tasfiyesi” olarak geçen

hadise, ordu içinde bir iç hesaplaşmaydı. Hesaplaşma,

çatışmaya dönüşseydi tayinler kanlı bitecekti.

Sular durulmadı buna rağmen, gizliden gizliye cuntalar

kuruluyordu. Silahlı Kuvvetler Birliği, Cemal Gürsel'e 1960

darbesinden bir yıl sonra muhtıra verdi. Görevinden alınan

Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in vazifesine iade

edilmesi istendi. Türk ordusunun düştüğü acziyete bakın ki

Tansel yeniden aynı koltuğa oturdu; silah zoruyla, muhtıra

şantajıyla.

Talat Aydemir, bir darbe teşebbüsünde bulundu ama

başaramadı. Görevinden alındı ama herhangi bir cezaî işlem

yapılmadı. Huylu huyundan vazgeçer mi? O da vazgeçmedi.

Özel bir yasa ile affedilip görevinin başına dönünce tekrar

darbe yapmak için kollarını sıvadı. Ne var ki radyoevini ele

geçirip bildiri yayınlayarak yönetime el koymak onun sandığı

kadar kolay değildi artık. Hava Kuvvetleri'nin İsmet Paşa

hükümetine destek vermesi ve radyonun şalterinin bir

merkezden indirilip elektriklerin kesilmesi (bugün için komik

gelse de) darbeyi akim hale getirdi. Artık tek çıkış yolu

kalmıştı Albay Talat'a: Teslim olmak ve ilk fırsatta tekrardan

darbeye teşebbüs etmek. Bir daha fırsat yakalayamadı Talat.

Sıkıyönetim mahkemesi ona ve arkadaşlarına idam cezası

verdi. Askerî Yargıtay o cezaların önemli bir kısmını

yumuşattı. Buna rağmen Talat ve has adamı Fethi Gürcan

idam cezasından yakasını kurtaramadı. Meclis de idam

kararını onaylayınca son nefeslerini darağacında almış

oldular.

Albay Talat Aydemir yaşasaydı ne yapardı? Tabii ki darbe.

Zaten o yüzden kendini savunurken darbelerin kaçınılmaz ve

gerekli olduğunu 25 madde ile anlatıyor. Yarım kalmış

darbelerin bir X günü'nde mutlaka tamamlanacağını

söylüyor. Nitekim cuntalar boş durmadı ve 9 Mart 1971'de

darbe teşebbüsünde bulundu. İdam kararının caydırıcılığına

rağmen cuntaların önü alınamıyordu. Baas tipi bir darbeyi

sol aydınlarla beraber yapmak isteyen askerler, ava giderken

avlandı ve 12 Mart muhtırası verildi. Bazıları için X günü bir

türlü gelmiyordu.

1971'den sonra da Türkiye, defalarca darbe ile yüz yüze

geldi. Hiyerarşi sağlanınca darbelerin yönü emir-komuta

zincirine uygun bir rotaya kaydı. 1980 darbesi öyle yapıldı.

28 Şubat darbesi de komutanların uyumu ile icra edilebildi.

2002'de AK Parti iktidara gelince darbe planları raflardan

indirildi. Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Balyoz gibi bir sürü darbe

planları yapıldı. Darbe için uluslararası konjonktür müsait

değildi, üstelik komuta kademesinde darbe uzlaşması

sağlanamadı. Ayrıca sivil toplum artık daha güçlüydü. Halkın

siyasi istikrar talebi net bir şekilde ortaya konunca darbeler

akim kaldı. 27 Nisan 2007 muhtırası da başarısız oldu, çünkü

önü arkası iyi hesaplanamamıştı...

Bugün darbe tehlikesi var mı? Herkes biliyor ki evet, tehlike

var; çünkü yapısal değişiklikler henüz yapılmış değil. Darbe

teşebbüsleri mahkeme karşısında hesap veriyor ama darbeci

zihniyeti besleyen faktörler hâlâ dimdik ayakta. Balyoz

duruşmasında karar verilirken davanın 1 numaralı sanığı

Çetin Doğan, mahkeme başkanına tehdit içeren cümleler sarf

edebiliyor. Bazı ses kayıtlarında “rövanş” diyen generallere

rastlanıyor. Bekir Bozdağ, darbelere yasal gerekçe haline

getirilen 35. madde için “İzi bile kalmayacak.” demiş. 35.

maddenin kaldırılması iyi bir adım olur; ama darbeleri

önlemeye kâfi değil. Sadece askerlerde değil, sermaye

çevrelerinde, aydınlarda, medyada vs. darbecilik döneminin

kapanması gerekiyor. İşin doğrusu küçük ama etkin bir

zümrede hâlâ X günü bekleniyor; üstelik bu çağda, bu

toplumda...

Komisyon mu mahkeme mi?

Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Başkanı

Nimet Baş, “Ortada bir suç varsa ve olduğu gibi bütün

unsurlarıyla duruyorsa yargılanması gerekir. O da savcıların

işi, bizim değil.” demiş. Nimet Hanım, haklı. Meclis Araştırma

Komisyonu önemli bir iş yapıyor; ancak onun yaptığı icraatla

mahkemelerin yaptığı işi birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Meclis Araştırma Komisyonu'nun herhangi bir yaptırımı yok,

ama hadiseleri birinci ağızdan tarihe kaydetme özelliği var.

Keşke bu komisyonlar Batı'da olduğu gibi halka açık şekilde

(public hearing) çalışsa ve toplum orada sorulan soruları da

alınan cevapları da anında seyredebilse. İşte o zaman

demokratik toplumlardaki şeffaf denetimin ne anlama geldiği

teyit edilmiş olur. Her neyse...

Komisyon'a gelen bazı medya mensuplarına kritik birtakım

sorular yöneltilmeyince ağır eleştiriler yapıldı. Hatta

Komisyon üyelerinin derslerine iyi çalışmadığını ve zor

sorular sormadığını söyleyenler oldu. Tamamen haksız değil

bu tenkitler; lakin bu komisyonu mahkeme ile karıştırmamak

gerekiyor. Komisyon'un kendini yargı yerine koyması

mümkün değil zaten; çünkü hiçbir yaptırımı olmayan

Komisyon'a öyle bir sorumluluk yüklenemez. Bu nedenle ne

yargıdan rol çalmaya gerek var; ne de Komisyon'a olmayacak

vazifeler atfetmeye. Daha önce Susurluk sürecinde yaşadık.

Meclis, olayın aktörlerini çağırıp dinledi ancak yasal süreç,

bu dinlemelerden etkilenmedi. Yine de orada konuşulanlar

tarihe önemli bir vesika olarak kaldı.

Karışıklık biraz da oraya gelip konuşan bazı kişilerin estirdiği

rüzgârdan oluşuyor sanki. Ağır eleştiriler altındaki bazı

kişiler, Meclis Komisyonu'ndan çıktıktan sonra sanki

aklanmış, beraat etmiş gibi bir fotoğraf veriyor. Oysa

darbeleri araştıran Meclis Komisyonu'na gelip konuşmak ne

darbecilikle suçlanmak anlamına geliyor, ne de darbecilik

suçlamasından hukuken aklanmak manası taşıyor. Bu durum

Komisyon Başkanı Nimet Baş'ın da dikkatini çekmiş olmalı ki

Komisyon'dan savcılık yapmasının beklenmesini yanlış

buluyor ve diyor ki: “Komisyonda kriminal anlamda suç

oluşturacak bir belge, bir beyan olursa o zaman görevini

yapması gerekenler devreye girecektir.” Durum tam da

budur...

KİTAPLIK

Türkiye’nin en önemli şairlerinden, yazarımız Hilmi Yavuz

yeni bir şiir kitabı çıkardı: Yara Şiirleri. Hoca’yı yakından

takip edenler bilir; her şiir kitabı farklı bir tema etrafında

örgülenir. Doğu Şiirleri, Yaz Şiirleri, Ayna Şiirleri, Çöl

Şiirleri… kitaplarının isimlerinden bazıları. Bu kez odakta

“yara” var. Hayata ve kâinata şairane bir bakışla bakanların

yazdıkları, okuyanları günlük meşgalelerden sıyırıp farklı

ufuklarda dolaştırıyor. Şairane üsluba bir örnek de Nazan

Bekiroğlu. Nar Ağacı isimli kitabı, şu sıralar meraklıların

ellerinde dolaşıyor. Osmanlı’nın “savaş yılları” olan

1900’lerin başında geçiyor roman. Hem o yılların ızdırabını,

hem de masalsı hikâyelerin tadını bir arada alıyorsunuz.

Bu seneki 27 Mayıs sene-yi devriyesinde, darbeciler

tarafından alaşağı edilen merhum Genelkurmay Başkanı

Rüştü Erdelhun’dan kalan hatıratı yayımlamıştık. O satırlarda

bir darbenin anatomisini görmek mümkündü. Darbecilerin

pervasızlığını, Yassıada’da bekleyenlerin yaşadıklarını, “güç

kavgası” adına hiçe sayılan değerleri okuduk. Şimdi o harika

çalışma kitaplaşıyor, Kasım ayında kitapçılarda olacak. Haber

müdürümüz Fatih Uğur ve muhabir arkadaşımız Mustafa

Gürlek’in kalemlerinden anlatılan hikâye, haberlerdeki

detayların arşive ve tarihe mal olması adına oldukça önemli.

H. Emre Oktay,27 Mayıs darbesi yapıldığı sırada İstanbul

emniyet müdürü olan Faruk Oktay’ın oğlu. Babasının idamla

yargılanacağını öğrenen Oktay ailesine, Yassıada’da

duruşmalar tamamlanmadan önce Faruk Oktay’ın vefatı

bildiriliyor. Emre Oktay, 27 Mayıs darbesi hakkında kitapları

olan birisi aynı zamanda. Dönemle ilgili dördüncü kitabı,

“Adnan Menderes nasıl öldürüldü?” başlığı ile yayımlandı. Bu

kez olaylar Adnan Menderes ve ailesinin yaşadıkları

ekseninde anlatılıyor. İyi ki son zamanlarda 27 Mayıs’ta

yaşanan zulümler canlı tanıklıklar ve böyle kitaplarla

gündeme geliyor da, darbeciliğin acı hatıraları ibretlik

vesikalar olarak hafızamıza işleniyor.

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.