K
Konuk Yazar
07 Haziran 2013 · 313 okunma
Hayattan memnun olmak
Doğrusu şaşırdım. Konsensüs'ün yaptığı araştırmada "Hayatınızdan ne derece memnunsunuz" sorusuna verilen cevapları okuyunca şaşırdım. Ya bu araştırmada bir sakatlık var ya da şimdiye kadar yapılan bütün sokak röportajlar
Doğrusu şaşırdım.
Konsensüs'ün yaptığı araştırmada "Hayatınızdan ne derece memnunsunuz" sorusuna verilen cevapları okuyunca şaşırdım. Ya bu araştırmada bir sakatlık var ya da şimdiye kadar yapılan bütün sokak röportajları seçilerek verilmiş diye düşündüm.
İnanılmaz gibi görünüyor ama ankete katılan 1500 kişinin yüzde 71,5'i hayatından memnun olduğunu söylemiş. Buna, "çok memnunum" diyen yüzde 2,3'ü de katınca oran yüzde 75'e yaklaşıyor. Yani sokakta çevireceğiniz her dört kişiden 3'ü mutlu mesut yaşayıp gidiyor. "Memnun değilim" ve " "hiç memnum değilim" diyenlerin toplamı yüzde 9,1'i ancak buluyor.
Benzer bir iyimserlikle ve kanaatkârlıkla "gelirinizle geçinebiliyor musunuz" sorusuna verilen cevaplarda da karşılaşıyoruz. Ankete katılanların yüzde 61,1'i "geçinebiliyorum" cevabını veriyor. Rahatça geçinebilenlerin oranı ise yüzde 2,6. Topladığınız vakit yüzde 63,7 ediyor. Zor geçinenler yüzde 28 çıkarken, hiç geçinemiyorum diyenlerin oranı yüzde 1'de kalıyor.
Ya TV'lerdeki açlık, sefalet edebiyatı?
Şimdi, bu cevapları bir yana koyun ve yıllardır televizyonlarda izlediğiniz "vatandaş görüşlerini" hatırlayın...
Hani, kendilerine her mikrofon uzatıldığında "Pahalılıktan yanıyoruz, her geçen gün yoksullaşıyoruz, açlıktan nefesimiz kokuyor, hastalıktan kırılıyoruz" diye konuşanları... Her ağızlarını açtıklarında çektikleri bütün sıkıntıların suçunu devlete, hükümete yükleyip "yöneticilerimiz uyuyor mu" diye feryat edenleri...
Peki nasıl oluyor bu iş? Televizyon muhabirleri sokak röportajları için dışarı çıktıklarında hep "hiç geçinemiyoruz" diyen yüzde 1'e mi rastlıyor?
Ben şahsen, televizyonlarda yayınlanan "vatandaş görüşleri"nin değil, elimizdeki araştırma sonuçlarının gerçeğe daha yakın bir tabloyu yansıttığı kanaatindeyim. TV ekranlarında izlediğimiz felaket tablolarının arka planında ise birkaç sebebin yattığını sanıyorum.
Birincisi, habercinin "iyi haber haber değildir" baskısı altında "memnunum" diyenleri es geçip yüzde 1'lik mutsuz azınlığın peşine düşmesi.
İkincisi, mikrofon uzatılan kişinin kendisinden beklenen buymuş, eğer "hayatım yolunda" derse oyunbozanlık yapmış olacakmış, soruyu soranları ve dinleyenleri hayal kırıklığına uğratacakmış gibi bir ruh hali içine girmesi.
Üçüncüsü ise galiba, halkımızın medyayı bir nevi devlet kuruluşu gibi görmesi, onunla konuşurken devletle, kendisini yönetenlerle konuşuyormuş gibi davranması; şikâyetlerini, eksiklerini ön plana çıkarırsa belki bir çözüm, bir yardım alabilirim hesabı yapması...
Herkes kendi hayatının sorumluluğunu taşır
Peki Türkiye'de durumlar bu kadar iyi mi ki büyük çoğunluk hayatından memnun? Kişi başı milli gelirin 10 bin doları ancak bulduğu bir ülke için bu kadar "memnuniyet" şaşırtıcı değil mi?
Değil, çünkü aslında insanların hayatlarından memnuniyeti ya da memnuniyetsizliği, ellerine geçen parayla değil, hayatı ele alışları ve algılayışlarıyla ilgilidir.
İki tip insan vardır. Birinci tip, yaşadığı bütün olumsuzlukların sebeplerini kendi dışında arayan, başına gelen her şeyden devleti, hükümeti, toplumu hiç olmadı yüzüne gülmeyen şansını sorumlu tutan ve sürekli "mağdur"u oynayan insan tipi... Bu tipler başarısızlıklarından asla kendilerini sorumlu tutmadıkları için, bunları ortaya dökmekten de gocunmazlar, hatta ne kadar çok şikâyet ederlerse kendilerinin o kadar aklandığını düşünürler. (Ama ne gariptir ki, başarısızlarından devleti sorumlu tutan bu tiplerin sıra başarılarına gelince "Bu başarımı borçlu olduğum devlete teşekkür ederim" dedikleri duyulmamıştır hiç.)
Bir de kendi hayatının sorumluluğunu kendisi taşıyan, iyisiyle-kötüsüyle yaşadığı hayatı kendisinin yarattığını düşünen insan tipi vardır. O bilir ki, hayatından ne kadar çok şikâyet ederse, kendi başarısızlığını da o kadar teşhir etmiş olacak, sürekli kendini suçlamak zorunda kalacaktır. Bu da elbette hiç kimsenin hoşuna gitmez. O yüzden, bu tipler boyuna şikâyet etmek yerine, ellerindekilerle hoşnut olma, kendilerinden daha kötü durumda olanlara bakıp şükretme, yaşadıkları zorluklar karşısında hayatının iyi yanlarını hatırlayıp avunma yolunu seçerler. Çünkü ellerindeki bu hayat onların eseridir.
Eğer Konsensüs'ün araştırması doğruysa, ben bu ankette ortaya çıkan ağırlıklı memnuniyetten, yaşadığı olumsuzlukların sorumluluğunu kendi dışında aramayan olgun bir toplumla karşı karşıya olduğumuz sonucunu çıkarıyorum ve bu tablodan sevinç duyuyorum.
X x x
Bitirmeden küçük bir ek: Doğrusu bu sonuçlar üzerine en çok düşünmesi gerekenler de Türkiye'nin bir korku cumhuriyetine döndüğünü söyleyip duranlar...
Öyle bir korku cumhuriyeti ki vatandaşlarının yüzde 75'i korku duymak bir yana, hayatından gayet memnun, gül gibi yaşayıp gidiyor.
Bu işte bir terslik yok mu?
İnanılmaz gibi görünüyor ama ankete katılan 1500 kişinin yüzde 71,5'i hayatından memnun olduğunu söylemiş. Buna, "çok memnunum" diyen yüzde 2,3'ü de katınca oran yüzde 75'e yaklaşıyor. Yani sokakta çevireceğiniz her dört kişiden 3'ü mutlu mesut yaşayıp gidiyor. "Memnun değilim" ve " "hiç memnum değilim" diyenlerin toplamı yüzde 9,1'i ancak buluyor.
Benzer bir iyimserlikle ve kanaatkârlıkla "gelirinizle geçinebiliyor musunuz" sorusuna verilen cevaplarda da karşılaşıyoruz. Ankete katılanların yüzde 61,1'i "geçinebiliyorum" cevabını veriyor. Rahatça geçinebilenlerin oranı ise yüzde 2,6. Topladığınız vakit yüzde 63,7 ediyor. Zor geçinenler yüzde 28 çıkarken, hiç geçinemiyorum diyenlerin oranı yüzde 1'de kalıyor.
Ya TV'lerdeki açlık, sefalet edebiyatı?
Şimdi, bu cevapları bir yana koyun ve yıllardır televizyonlarda izlediğiniz "vatandaş görüşlerini" hatırlayın...
Hani, kendilerine her mikrofon uzatıldığında "Pahalılıktan yanıyoruz, her geçen gün yoksullaşıyoruz, açlıktan nefesimiz kokuyor, hastalıktan kırılıyoruz" diye konuşanları... Her ağızlarını açtıklarında çektikleri bütün sıkıntıların suçunu devlete, hükümete yükleyip "yöneticilerimiz uyuyor mu" diye feryat edenleri...
Peki nasıl oluyor bu iş? Televizyon muhabirleri sokak röportajları için dışarı çıktıklarında hep "hiç geçinemiyoruz" diyen yüzde 1'e mi rastlıyor?
Ben şahsen, televizyonlarda yayınlanan "vatandaş görüşleri"nin değil, elimizdeki araştırma sonuçlarının gerçeğe daha yakın bir tabloyu yansıttığı kanaatindeyim. TV ekranlarında izlediğimiz felaket tablolarının arka planında ise birkaç sebebin yattığını sanıyorum.
Birincisi, habercinin "iyi haber haber değildir" baskısı altında "memnunum" diyenleri es geçip yüzde 1'lik mutsuz azınlığın peşine düşmesi.
İkincisi, mikrofon uzatılan kişinin kendisinden beklenen buymuş, eğer "hayatım yolunda" derse oyunbozanlık yapmış olacakmış, soruyu soranları ve dinleyenleri hayal kırıklığına uğratacakmış gibi bir ruh hali içine girmesi.
Üçüncüsü ise galiba, halkımızın medyayı bir nevi devlet kuruluşu gibi görmesi, onunla konuşurken devletle, kendisini yönetenlerle konuşuyormuş gibi davranması; şikâyetlerini, eksiklerini ön plana çıkarırsa belki bir çözüm, bir yardım alabilirim hesabı yapması...
Herkes kendi hayatının sorumluluğunu taşır
Peki Türkiye'de durumlar bu kadar iyi mi ki büyük çoğunluk hayatından memnun? Kişi başı milli gelirin 10 bin doları ancak bulduğu bir ülke için bu kadar "memnuniyet" şaşırtıcı değil mi?
Değil, çünkü aslında insanların hayatlarından memnuniyeti ya da memnuniyetsizliği, ellerine geçen parayla değil, hayatı ele alışları ve algılayışlarıyla ilgilidir.
İki tip insan vardır. Birinci tip, yaşadığı bütün olumsuzlukların sebeplerini kendi dışında arayan, başına gelen her şeyden devleti, hükümeti, toplumu hiç olmadı yüzüne gülmeyen şansını sorumlu tutan ve sürekli "mağdur"u oynayan insan tipi... Bu tipler başarısızlıklarından asla kendilerini sorumlu tutmadıkları için, bunları ortaya dökmekten de gocunmazlar, hatta ne kadar çok şikâyet ederlerse kendilerinin o kadar aklandığını düşünürler. (Ama ne gariptir ki, başarısızlarından devleti sorumlu tutan bu tiplerin sıra başarılarına gelince "Bu başarımı borçlu olduğum devlete teşekkür ederim" dedikleri duyulmamıştır hiç.)
Bir de kendi hayatının sorumluluğunu kendisi taşıyan, iyisiyle-kötüsüyle yaşadığı hayatı kendisinin yarattığını düşünen insan tipi vardır. O bilir ki, hayatından ne kadar çok şikâyet ederse, kendi başarısızlığını da o kadar teşhir etmiş olacak, sürekli kendini suçlamak zorunda kalacaktır. Bu da elbette hiç kimsenin hoşuna gitmez. O yüzden, bu tipler boyuna şikâyet etmek yerine, ellerindekilerle hoşnut olma, kendilerinden daha kötü durumda olanlara bakıp şükretme, yaşadıkları zorluklar karşısında hayatının iyi yanlarını hatırlayıp avunma yolunu seçerler. Çünkü ellerindeki bu hayat onların eseridir.
Eğer Konsensüs'ün araştırması doğruysa, ben bu ankette ortaya çıkan ağırlıklı memnuniyetten, yaşadığı olumsuzlukların sorumluluğunu kendi dışında aramayan olgun bir toplumla karşı karşıya olduğumuz sonucunu çıkarıyorum ve bu tablodan sevinç duyuyorum.
X x x
Bitirmeden küçük bir ek: Doğrusu bu sonuçlar üzerine en çok düşünmesi gerekenler de Türkiye'nin bir korku cumhuriyetine döndüğünü söyleyip duranlar...
Öyle bir korku cumhuriyeti ki vatandaşlarının yüzde 75'i korku duymak bir yana, hayatından gayet memnun, gül gibi yaşayıp gidiyor.
Bu işte bir terslik yok mu?
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
