İmam Hatip’ler…
Kanserdi… Yaşamının sona ermesine sayılı günler kalmıştı. Bunu biz de biliyorduk, o da. Ne kadar hissettirmemeye, hayata bağlı konuşmalar yapmaya çalışsak da farkındaydı niyetimizden. Suretinde, sayılı günlerinin, yaşam
Kanserdi…
Yaşamının sona ermesine sayılı günler kalmıştı. Bunu biz de biliyorduk, o da. Ne kadar hissettirmemeye, hayata bağlı konuşmalar yapmaya çalışsak da farkındaydı niyetimizden. Suretinde, sayılı günlerinin, yaşam yorgunluğunun, ömrü boyunca yapmış olduğu hataları telafi edememenin ve artık hesaba çekilecek olma korkusunun izleri vardı, okunuyordu. Solgun ve ölgün bakışları, zamanlı zamansız ortaya çıkan mimikleri, baygın konuşmaları, bitkin haldeki oturuşu ruh halini, yaşadığı evreyi ele veriyordu. 2004 Yılında, geçici görevlendirildiğim bir okulda tanışmıştık onunla. Matematikçiydi. Önce mesafeli durdu bana, “siyaseten farklı noktalarda durduğumuz için ölçmek, tartmak istiyor” diye düşündüm.
Aradan geçen zamanda, az da olsa yakınlaştık. Önce tanışma, ardından kısa bir sohbet ve sonra da koyu muhabbet…
Kendisi açtı İmam Hatip’te öğretmenlik yaptığı yılları. Soru sormama, “nasıl oldu?” dememe bile gerek kalmadan anlatmaya, tabiri caizse kelimeler ağzından sökün etmeye başladı. Hatalarını, yanlışlarını, adeta mahremlerini, o güne kadar hiç kimseye anlatmadığı, anlatamadığı duygularını nefes bile almadan bir bir saçtı ortaya. Sanki bir camiye gitmiş, ellerini yaradana açmış da dua eder, af diler gibiydi hali, pür melali. Konuşurken yüzüne baktım, oldukça samimiydi, evet. Zaten bu saatten sonra kime numara yapabilirdi ki…
“Çok pişmanım” diyordu. “Öğrencileri okulda fişlerdik. Siyaseten de fişlerdik, cemiyet, cemaat olarak da. Sözlü notlarını da ona göre verirdik. Öğrenci yazılılarda istediği kadar iyi not alsın, sözlü de ona ayar çeker, siyaseten bizim gibi olmayan, teşkilatlarımıza takılmayan öğrencileri sınıfta bırakırdık. Hatta bunun için öğretmen arkadaşlarla kavga ettiğimiz anlar da olurdu. Şimdi düşünüyorum da, çok başarılı olduğu, üniversite sınavını kazanabileceği halde sınıfta bıraktığımız, geleceklerine mani olduğumuz o öğrencilerin haklarını nasıl vereceğim?”
O gün anladım ki, İmam Hatip’lerin kapısına kilit vurmak için çabalayan rejim kadar, buna fırsat veren siyaset fanatiği öğretmenler, idareciler de suçluymuş…
***
İmam Hatip’ler…
Devletten de çektiler, sistemden de, kendi öğretmenlerinden de. Toplumun yaralı, ezilmiş, dışlanmış çocukları olan yavrularımız. Milletin, devletin asıl sahipleri olan gençler… Bedel ödeye ödeye bugünlere kadar gelmiş genç fidanlar. Düştüğü yerden yeni bir azimle, bir kez daha kalkan, kaldığı yerden yola yeniden devam eden, Necip Fazıl’ın deyimiyle, “öz memleketlerinde garip, öz vatanlarında parya” evlatlarımız… Azıkları çile dolu, gönülleri sadece Türkiye’nin değil, dünyanın geleceği ile kaygılı, evrensel bakışlı çocuklarımız…
Duyarım ki bu ferah günlerde yine cemaat, cemiyet ve siyaset fanatiklerinin cirit atmaya başladığı yerler haline gelmiş İmam Hatip okulları. Öğrencilerin gelecekleri üzerinden savaşlar, meydan kavgaları başlamış bir kez daha. Grupların çekişme alanı, birbirine üstünlük kurmaya çalıştığı okullar haline getirilmeye çalışılıyormuş.
Yazık… Müslümanlar basiretli olmak zorunda değiller mi? Aynı hataya bir kez daha düşmenin, aynı yanlışları yeniden tekrarlamanın, bu okullara kem gözle bakanların eline koz vermenin ne anlamı var?
Gençleri eğitimleriyle serbest bırakalım ne olur? Amacımız kendi siyasi, ideolojik ya da cemaatimize adama kazandırmak olmasın, iyi bir insan olarak geleceğe hazırlamak olmalı kaygımız, değil mi?
Not: 02.11.2013/Cumartesi günü “Son Direnişçi” isimli son kitabımın tanıtım etkinliğinde beni yalnız bırakmayan tüm dostlarıma, gönüldaşlarıma bir bir teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varsınız.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
