Kimlik problemi…
Ünlü Çin düşünürü filozof Konfüçyüs’e bir gün sorarlar; “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsanız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Büyük filozof hiç düşünmeden şöyle cevap verir; “Hiç şüphesiz ki, öncelikle dili gözden geçirmekle
Ünlü Çin düşünürü filozof Konfüçyüs’e bir gün sorarlar;
“Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsanız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?”
Büyük filozof hiç düşünmeden şöyle cevap verir;
“Hiç şüphesiz ki, öncelikle dili gözden geçirmekle işe başlardım.”
Dinleyiciler şaşkındır. Öyle ya, ekonomiyi düzeltirim, enflasyon canavarını yok ederim, teknolojiyi geliştiririm, sanayi ayağa kaldırırım, gelişmiş ülkelerin sanayi ürünlerinin kopyasını üretirim gibi afakî vaatler bekleyen dinleyiciler şaşırmakta haklıdırlar.
Dinleyicilerin bakışları arasında devam eder Konfüçyüs açıklamasına,
“Dil düzensiz olursa sözler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa adetler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun için hiçbir şey dil kadar önemli değildir…”
Filozof olmak, düşünce adamı olmak böyle bir şey olsa gerekir…
Bir toplumun ilerde başına gelebilecek en büyük tehlikeyi tek bir cümlede, hatta tek bir kavramla hemen izah ediyor filozof;
Dil…
Tarih bilenler hatırlayacaklardır, Ruslar, daha yakın zamana, 1990’lı yılların ortasına kadar egemenliği altındaki Türk devletlerini yıllar boyunca birbirlerinden uzak tuttular, senelerce birbirleriyle görüştürmediler, ilişkilerimizi kestiler. Bu yetmezmiş gibi anadillerinde konuşmalarını da zorla yasaklayıp, kendi alfabeleri olan Kiril alfabesini kullanmalarını, Kiril alfabesi ile yazmaya ve okumayı da mecburi tuttular…
Sonuçta, birbirlerine akraba, kültürleri, örfleri, tarihleri, inançları, geçmişleri ortak kardeş çocukları yıllar sonra bir araya geldiklerinde birbirlerini tanıyamadılar, konuşup halleşemediler, hal hatır soramadılar, başlarından geçenleri anlatıp dertleşemediler… Ağıtları farklılaştı, türküleri, ezgileri anlamsızlaştı… Birbirlerinin dillerini anlamadıkları gibi, ortak bir tarihleri olduğunu, akraba, kardeş, inançdaş olduklarını da unuttular. Ortak yanları kalmayınca maalesef ki kültürleri, inançları, örfleri, dilleri bozulmuş, bambaşka farklı milletler olarak ortaya çıktılar…
Düşünebiliyor musunuz, bu katliamdan başka bir şey değildi aslında. Zira bir ulusun dilini yok etmek demek onu kimliksizleştirmekten, tarihten silmekten, geleceğini ve geçmişini yok etmekten, bitkisel hayata sokmaktan başka bir anlama gelmez.
Yaşayan ama yaşadığını bilmeyen, algı yeteneği elinden alınmış, mankurt uluslar…
Atatürk yıllar önce mealen, Rusya’nın egemenliği altındaki bu Türk devletleri için, “elbet bir gün onlar da bağımsızlıklarına kavuşacaklar, hür dünyada yerlerini alacaklar, biz şimdiden o günlere hazırlanmalı, bağımsızlıklarını kazandıklarında onlara sahip çıkmalı, yardımcı olmalı, ilişkilerimizi geliştirmeliyiz” diyerek, 1990’lı yıllara işaret etmişti. Evet, o gün geldiğinde, maalesef kardeşlerimizi tanıyamadığımız küçük devletler olarak karşımızda gördük. Bugün istenilen, arzu edilen durumda değil Türki devletlerle olan ilişkilerimiz, hatta şunu da diyebiliriz ki Azerilerle oldukça soğuğuz… Bizden daha çok Rusya ile daha yakın ve daha sıcak ilişkiler içerisindeler hala…
Ruslara kızmamak lazım diye düşünüyorum bazen, zira işgal altında olmadığımız halde aynı şeyi maalesef biz de kendi kendimize, kendi insanımıza, kendi kültürümüze, dilimize, örfümüze yaptık yıllarca.
Tek parti döneminde, zamanın iç işleri bakanı Şükrü Kaya’nın imzasıyla gönderilen bir emirle, Türk Sanat Müziği ve Halk Müziğinin radyolarda çalınması yıllarca yasaklandı. Çağdaş kabul edilen Batı tarzı her tür müzik serbestken, hatta devlet desteği görürken, kendi özümüz olan müzik ve sanat çeşitleri yasaklandı. Biliyorum, bu acı olayı bilmeyen pek çoğunuz bu yazıyı okuduğunda konuyu abarttığımı düşünebilir. Doğruyu öğrenmesi için Google amcada, fazla değil, beş dakika zaman geçirmesi yetecektir. Anadolu’da, köylüler arasında, kasabalarda senelerce Türk halk müziği gizli gizli okundu, söylendi. Sanat müziği de keza gizli icra edildi. İnsanlarımız yüz yıllar boyunca emekle, çabayla, çalışmayla oluşturdukları kültürlerine, örflerine, müziklerine sahip çıkmayı bildiler de bugüne ancak gelebildik.
Ne demek istediğimi Yönetmen Sinan Çetin kısa filminde çok güzel anlatıyor. http://www.izlesene.com/video/sinan-cetinin-yasakli-reklami/1035136 internet adresine girip videoyu izlerseniz, ne söylemek istediğimi çok daha iyi anlayacağınızdan adım gibi eminim…
Sonra bunlar yetmediği gibi, çağdaşlaşmak, ilerlemek adına dilimizde ne kadar Arapça ve Farsça kökenli kelimeler varsa zorla söküp attık, yerine Türkçe diye milletimizin kabul etmediği uyduruk kelimeler, kavramlar soktuk. Aynen Rusya gibi bu yeni kelimeleri, kavramları da kullanmayı mecburi kıldık. Hâlbuki İngilizcenin zenginliği, zamanla kendinin olan ve yaklaşık %80’ini oluşturan yabancı menşeli kelimelerden oluşması…
Osmanlıya bile gitmeye gerek yok, Cumhuriyetin ilk yıllarında yazılmış romanları, hikâyeleri, denemeleri bile bugün anlayamıyorsak, ne kadar kimliksileştiğimiz, geçmişimize ne kadar yabancılaştığımız gün gibi aşikâr değil mi...
Yani sizin anlayacağınız, Ruslar bir yandan bizimkiler bir yandan…
Son not; Birilerinin beğenmediği, gerici diye hitap ettiği Osmanlı insanının günlük hayatında kullandığı kelime sayısı yüz bin civarındayken, bizim bugün kullandığımız kelime sayısı maalesef ki sadece bini geçmiyor. Tüm hayatımız bu bin kelimeden ibaret yani…
Bir dostum, İskender Pala’nın romanlarını okumak için elimde sözlük bulunduruyorum deyince, içim acıdı…
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
