Korkuyorum…
Markete giriyorum alış veriş yapmak için, raflar tıklım tıklım, ne ararsanız var, ihtiyacınızdan çok daha fazlasıyla dolu her yer. İnsanlar kalabalık, tabiri caize iğne atsanız yere düşmüyor, hemen herkesin elindeki sepe
Markete giriyorum alış veriş yapmak için, raflar tıklım tıklım, ne ararsanız var, ihtiyacınızdan çok daha fazlasıyla dolu her yer. İnsanlar kalabalık, tabiri caize iğne atsanız yere düşmüyor, hemen herkesin elindeki sepetler var, alış veriş yapıyorlar. Bazı sepetlere bakıyorum, içleri tepeleme dolu. Dikkatimi çekiyor, çaktırmadan sepetlere bakıyorum, peynir almışlar mesela, çeşit çeşit. Yağlı peynir, yağsız peynir, kaşar peyniri, krem peyniri, tulum ve hatta üçgen peyniri bile var sepetin birinde. Zannedersem ev ahalisinin zevkine göre alınmış olmalı. Öyle ya, herkesin peynir zevki farklı. Şarküteri reyonuna ilerliyorum, gözüm farklı kalite ve çeşitteki zeytinlere takılıyor. O arada müşterinin birinin siyah ve sarı olmak üzere iki çeşit zeytin aldığını görüyorum. O da sabah kahvaltısında farklı zeytin yemekten zevk alan birisi olmalı. Bu sefer bir bayan dikkatimi çekiyor, sucuk, salam, sosis ve pastırma tarttırıyor görevliye. Ekmek reyonunda yine her çeşit ekmekler, börekler, çörekler, pastalar sizin beğeninize sunulmuş. Helvalar, reçeller, çerezler hariç… Paranız varsa her şey mümkün…
Afrika, Somali, Myanmar, Filistin, Suriye, Afganistan geliyor aklıma birden, korkuyorum…
Bu kadar çeşitlilik, bu kadar harcama, ihtiyaçtan fazla alınan gıdalar, elbiseler, gömlekler, tişörtler korkutuyor… Ürkütüyor beni.
Biliyorum, ihtiyaçtan fazla alınan gıdalar tüketim süresini doldurunca çöpe atılacaklar ve yerlerine yenileri alınacak. Mesela sofraya konan peynirin hepsi yenmeyecek, alınan farklı ekmeklerin sadece tadına bakılıp poşete yerleştirilecek, sucuk, salam, sosis mutlaka artacak ve dökülecek. Zira ihtiyaçtan fazlasının alındığı aşikar.
Komşularımın çöp sepetine attıkları ekmekler dikkatimi çekiyor. “Neden?” diye sorduğumda, “çocuklar taze ekmek yemeyi seviyor” diyorlar, kendilerince doğal bir açıklama yaptıklarına inanarak.
Geçenlerde annem, gençlik yıllarından kalma ve adına “ekmek aşı” dediği, sadece ekmek artıklarından oluşan bir yemek yaptı, parmaklarınızı yersiniz. Yokluk çekmiş zamanında, sıkıntıyı, darlığı, parasızlığı, başkasına muhtaç olmayı görmüş. Bunların ne menem bir şey olduğunu iyi bildiğinden, elindekini en iyi şekilde değerlendiriyor. O kadar güzel yemekler üretiyor ki, kırk yıl düşünseniz aklınıza gelmez.
Bu kadar nimet, bu kadar bolluk, bu kadar harcama, bu kadar çeşit… Ve hepsini de alabilecek güçte olmam korkutuyor, ürkütüyor beni. Belki birileri kızacak ama, evet, hepsini de alabilecek güçte olmaktan korkuyorum. Kazandıklarımda, harcadıklarımda, yediklerimde birilerinin de hakkının olduğunu düşünüyor, ürküyorum.
Derler ki, peygamber efendimiz döneminde akşam yemeğinizin garanti olması zenginliğin belirtisiymiş. Şöyle bir bakıyorum etrafıma da, asrısaadete göre hepimiz zengin sayılırız o zaman.
Yediklerimizde, içtiklerimizde, giydiklerimizde fakirlerin de hakkı olduğunu, bunların hesabının bir gün verileceğini düşünmek zorundayız. Kapitalizm, modernizm daha çok kazanmak adına tüketimi artırıcı kampanyalar düzenliyor, reklamlar yapıyorlar. Onlara kalırsak ihtiyaç dışı bile olsa her şeyi almamız, tüketmemiz gerekiyor. Bu tuzağa düşmeyelim…
Ya bir gün bizler de yeniden kıtlığa, yokluğa düşecek olursak, Allah göstermesin ama savaş ortamına sürüklenecek olursak, acaba buna hazır mıyız? Milli mücadele vermiş, yokluğun, yoksulluğun, kıtlığın her türlüsünü görmüş, yaşamış bir toplumun torunları olarak, şimdi olsa bu zorluklara dayanabilir miyiz acaba? Bu soruya, “evet” cevabı verebilmeyi çok isterdim doğrusu…
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
