Medine mi, ve Taif mi?
Peygamber Efendimiz doğduğu, çocukluğunu, gençliğini geçirdiği, sevdiği şehir Mekke’den hicret etmek zorunda kaldığında ilk sığındığı yer Taif’ti. Taif, küçük bir beldeydi ve ekonomik olarak Mekke’ye bağımlıydı. Ticareti
Peygamber Efendimiz doğduğu, çocukluğunu, gençliğini geçirdiği, sevdiği şehir Mekke’den hicret etmek zorunda kaldığında ilk sığındığı yer Taif’ti. Taif, küçük bir beldeydi ve ekonomik olarak Mekke’ye bağımlıydı. Ticareti, Mekkeli müşriklerle yapıyorlar, oradan gelecek parayla geçimini sağlıyorlardı. Hz. Muhammed Taif’e sığındığında Mekkeli müşrikler onları ticareti kesmekle tehdit ettiler; başardılar da. Taifliler çocuklarına peygamber efendimizi ve ashabını taşlattılar, kente sokmadılar. Hatta bilirsiniz, mübarek dişinin birisi orada kırılmıştır. O günden beri Taif İslam tarihinde iyi bir şehir olarak anılmaz. Taifliler de muteber insanlar olarak kabul edilmez. Yüz yıllardır ellerine geçen altın fırsatı iyi değerlendiremediklerine yanar dururlar. Ne zaman Taif isimini duysam tüylerim diken diken olur ve aklıma bu acı hadise gelir, üzülürüm. Benim gözümde Taif, Hz. Muhammed’i şehirden kovan, o mübareğin dişini kıran lanetli bir şehirdir. Bırakın bir peygamberi, sıradan bir insan bile size, yüreğinize, gücünüze sığınsa onu emanet bilir, korur, kollarsınız, değil mi? Bu insani bir erdemdir.
Oysa Taifliler bu erdemi gösteremediler. O günden beri küçük ama lanetli bir şehir olarak insanlık tarihinin hafızasında yer aldı.
Oysa Medine de küçük bir beldeydi, onlar da ticaretlerini Mekkeli müşriklerle yapıyorlardı. Onlar da Mekek’ye muhtaçtı, bağımlıydı. Dahası, çokça Yahudi nüfusları da vardı. Ama Medineliler korkmadılar. Çekinmediler. Erdemlerinin gereğini yaptılar. Peygamber efendimize ve ashabına hem evlerinde, hem bağ, bahçelerinde, hem de yüreklerinde yer açtılar. Kardeş oldular, bir oldular, birlik oldular. Tarih bu güzel olayı da yazar, insanlığa örnek olsun diye. Bugün hacca, umreye gidenler, Mekke ile birlikte Medine’yi de ziyaret ederler. Ama kimse Taif’i görmek istemez.
Tarih bilimi, hayat yolculuğunda bir rehberdir aslında. Sizden öncekilerin nasıl yaşadıklarını, başlarına ne tür belaların geldiğini, onların nasıl çözümler ürettiklerini bilirseniz, başarılı olmamak için hiçbir nedeniniz olmaz. İşte yukarıdaki örnek.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, eğer ideolojik ya da ırki anlamda bir ön yargısı yoksa, Osmanlı dediğiniz anda insanların yüzlerinde tebessüm çiçekleri açar. Osmanlı insanlık için erdem, barış, dostça yaşam, anti sömürü, kalkınma manalarına gelir. Yüzyıllar boyunca fethettiği hiçbir toprakta asimilasyona gitmemiş, ezmemiş, insanları dinlerinde, yaşam tarzlarında serbest bırakmıştır. Bu yüzyılda bile Osmanlının kurduğu sisteme alternatif bir model henüz yoktur.
Ama bir de İngiltere, Almanya, ABD, Fransa deyin bakalım, ne olacak? Daha o anda insanların yüz hatları gerilir, batılıların yaptıkları insanlık dışı zulümler gözlerinin önünden adeta bir film şeridi gibi geçer ve öfke kusarlar. İşte aramızdaki fark budur; Osmanlıyı sevgi ve muhabbetle anarlar, Avrupalıları ise nefretle.
Bugün, hepimiz yeniden bir imtihandan geçiyoruz; Suriyeli ve Iraklı sığınmacılar topraklarımızda. Her şey gözlerinizin önünde cereyan ediyor. Kendi devletlerinin uyguladıkları terörden kaçarak bize sığınıyorlar, yardım istiyorlar. Komşunuzu düşünün; evlerinde yokluk olsa, bir dilim ekmeğe muhtaç olsalar, aile içi kavgadan kaçarak size sığınsalar, yok mu diyeceksiniz? İstemem git mi diyeceksiniz? Sahi, bunu yapabilir misiniz? Eğer bu toprakların suyunu içip, ekmeğini yediyseniz, havasını soluyup, kültürünü teneffüs ettiyseniz, “yok, istemem” diyemezsiniz? Yok demek bize yakışmaz.
Yukarıda Medine ile Taif’i misal verdim. Gelecekte de insanlar Türkiye’yi örnek gösterecekler insanlığın ortak hafızasına. Osmanlı deyince nasıl yüzler tebessüm ediyorsa, Türkiye denildiğinde de mazlumların suretlerinde çiçekler açacak. Bundan eminim.
Bu günler de geçer. İnsanlık, Hz. Adem’den bu yana sınavda. Her an deneniyor, imtihan ediliyoruz. Hiçbir kara gün kalıcı değil. Hepsi de geçici. İyiyi de yaşayacağız, kötüyü de. Ki, imtihan olsun. Öyle, yattığımız yerde, bir elimiz yağda, bir elimiz balda, konforunuz yerinde, mazluma, düşmüşe yardım etmeden, fedakârlıkta bulunmadan cennete girilmez, bunu bilesiniz. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda yaptıklarımız ve yapamadıklarımız kalacak ortada. Ve imtihanımız, bunlar olacak.
Ülkemizde bolca sığınmacı var. Görüyorsunuz. Sizlerin de kulağına geliyordur; bir takım mihraklar, özellikle de cemaatçi arkadaşlar- ki onlara, yaptıklarına bakarak arkadaş demek bile istemiyorum bazen- sırf hükümeti yıpratmak adına olmadık yalan, iftira ve dedikodu aktarıyorlar sığınmacılar hakkında. Hepsi de kulaktan duyma, sonu mış, miş, muşla biten anlatımlar bunlar. Amaçları insanları korkutmak. Gözleriyle görseler, nefislerinde yaşasalar, diyeceğim yok. Ama yok, öyle değil. Dedikodu mafyası gibi çalışıyorlar adeta. Akılları sıra böylece hükümete gidecek oyları engellemiş olacaklar. Bu taktik yanlış. Yalan, iftira, dedikodu hiçbir zaman siyasi bir taktik olmamıştır, olmaz da. Halk yutmaz bunu. Yurdumuza sığınmış, gözü yaşlı, kimi yetim, kimi öksüz, kimi kocasız, kimi yaralı o mazlumların vebali var üzerlerimizde. Tayyip Erdoğan’a duymuş oldukları kinden, nasıl iftira atacaklarını bilemez hale gelmişler. Tabiri caizse gözleri dönmüş. Bu onları doğru olandan saptırıyor. Yardım edecekleri, ellerinden tutacakları yerde, horlamak, dışlamak, sığınmacıları topluma kötü anlatmak, vebaldir. Ne insanlığa, ne imana, ne de inandıkları dine sığar. Hangi alime, hangi ilahiyatçıya sorarsanız sorun, bu sizi cennetten alıkoyar. Yıllarca destek verdiğimiz arkadaşların gerçek yüzlerini görmek beni korkutuyor. Meğerse, o masum yüzler maskeymiş diyorum.
Yazıktır. Bize değil, size yazıktır. Sonunuz kötüye gidiyor. Yüreğimize ve aklımıza sormamız gereken can alıcı soru şu; Medine mi olacağız, Taif mi?
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
