Neden Erdoğan?
Neden Erdoğan? Bu kesinlikle siyasi bir yazı değildir. Bu, bir politik tarafgirlik yazısı da değildir. Hatta, birine methiyeler dizme, birini var olandan daha büyük gösterme, daha çok misyon yükleme yazısı da değildir. B
Neden Erdoğan?
Bu kesinlikle siyasi bir yazı değildir. Bu, bir politik tarafgirlik yazısı da değildir.
Hatta, birine methiyeler dizme, birini var olandan daha büyük gösterme, daha çok misyon yükleme yazısı da değildir. Bu topraklarda doğmuş, yaşamının 47 yılını bu topraklarda geçirmiş, yerli olana sahip çıkmış ve tüm heyecanını yerli olmaktan almış, “Anadolulu” olmayı bir kimlik olarak bilmiş, ama diğer gözünü de dünya coğrafyasına dikmiş bir insanın düşünce yazısıdır.
12 Eylül’ü görmedim, yaşım elvermez buna. Ama bu ülkede yaşayan her fert gibi hayal meyal hatırlarım yaşananları, çekilen sıkıntıları. Henüz ilkokuldayken bile annemin bizleri mektebe sanki son kez uğurluyormuş gibi bakışını, her defasında sarılışını, öpüşünü, gözlerini gözlerimize dikişini, o buğulu gözleri, “aman oğlum, okuldan sonra doğru eve gel, bir yere takılma e mi?” deyişini hiç unutmam…
Bir tuhaf olur, anne duygusallığına bağlardık çocuk aklımızla yaşadıklarımızı. “Hâlbuki her zamanki gibi ders bitince geleceğiz işte, bu kadar abartıya ne gerek var?” derdik içimizden. Bilmezdik ülkenin terör havasında yönetildiğini. Bilmezdik kardeş kavgasını, her an sağ ya da sol menşeli kör bir kurşuna hedef olma ihtimalizimi. Bilmezdik siyasilerin baba-evladı bile birbirine düşman ettiğini. Biz dışarıda, sokaklarda şen şakrak oyunlar oynarken, okulumuza güle oynaya gidip gelirken, bilmezdik annelerimizin acı içinde bizleri beklediklerini.
Yaşı benimkinden büyük olanlar hatırlayacaklardır, kendilerinden çok anne-babalarının sıkıntı çektiklerini, pencere kenarlarında saatler doldurmaktan dirseklerinin çürüdüğünü, bir zaman sonra karakterleri haline gelen o acı dolu bakışlarını, o güzel suretlerinden hiç eksik olmayan matem duruşlarını.
28 Şubatta anladık ben ve akranlarım darbenin ne menem bir şey olduğunu. Aslında her darbenin ülkeyi en az 50 yıl geriye götürdüğünü, bizleri fakirleştirdiğini, ülke kaynaklarının başkalarına peşkeş çekildiğini, darbe denen şeyin aslında “yerli olmaktan uzaklaşmak” anlamına geldiğini, kardeşin kardeşe kırdırıldığını, birbirimize düşman edildiğimizi.
Dahası mı? Onu da söyleyeyim; yerli karakter olarak bize sunulanların aslında yurt dışı güçlerle nasıl ittifak içinde olduklarını, ümit bağladığınız askerimizin aslında bizim olmadığını, hakkımızı korumak için meydanlara çıktığımızda polisin bizi coplamak için gülerek beklediğini, medya kuruluşlarının çoğunun kökü dışarıda olduğunu, televizyonların bizi nasıl yalnızlaştırdığını, haklı olduğumuz halde yalan yanlış dedikodularla itibarsızlaştırıldığımızı, kişilik katili olduklarını, bir takım “saygıdeğer hocaefendi”lerin aslında darbeye nasıl şakşakçılık yaptıklarını, pisliklere çanak tuttuklarını, cemaat gruplarının sadece kendi mensuplarını korumak için ne fırıldaklar döndürdüğünü.
Benim neslim aslında panik atak bir nesildir. Çekingendir, ürkektir. Sürekli kaos ortamında büyüdük biz. Askerden korktuk, polisten korktuk, jandarmadan korktuk. Resmi üniformalı, takım elbiseli herkesten korktuk sizin anlayacağınız, bir zararları dokunur diye. Devletin kendinden korktuk daha doğrusu. Haklı olduğumuz halde devlete bulaşmamak adına vazgeçtik hak aramaktan. Yüzlerimiz kimi zaman gülse de, her an başımız bir belaya girecek diye çekinerek yaşadık, ürperen gözlerle baktık etrafımıza. Yani, milyonların içinde hayat tükettiğimiz halde, yalnız yaşadık biz. Devlet bizim için tehlike demekti, suçumuzun ne olduğunu bilemedik yıllarca.
Devlet ile millet arası sürekli açık tutuldu. Bir türlü barışamadık yıllarca, barıştırtmadılar bizi. Devletin yüzünü sürekli asık bildik, öyle gördük. Sonradan anladık ki, aslında devleti yönetenler bizden değilmiş. Bir projeyle getirilmişler. Adı Ahmet, Mehmet, Hasan olsa da ruhu John, Binyamin ya da Bush’muş. Aslında iktidarı, attığımız oylarla biz belirlemiyormuşuz meğer, bize rağmen birilerinin iradesini seçiyormuş cumhurbaşkanını, başbakanı.
28 Şubattan sonra tam devlet-millet kucaklaşması yaşanmaya, feraha ulaştığımıza inanmaya başladığımız anda Ayışığı, Balyoz, Sarıkız, Ergenekon gibi darbe teşebbüsleriyle tanıştık yeniden. Yine korktuk, yine eyvah dedik. Çok şükür ki, “Çelik İrade” onu da savdı, onu da atlattık.
Meğerse darbenin büyüğünü en sona bırakmış üzerimizde proje yürütenler. Meğerse, bizden olduğuna pek emin olduklarımızla sınanacakmışız bu sefer. Meğerse, sırada “hocaefendi” kılıklılar varmış, bizleri dış güçlerin iradesine teslim etmek için.
28 Şubatı bilmeyen, yaşamayan bazı gençlerin, “Erdoğan’dan başka kimse yok mu? Gözümüzü açtık onu gördük, hala onu görüyoruz, yeni yüzler yok mu?” dedikleri geliyor kulağıma. Evet, haklılar. Burada sorumluluk bizlerde. Demek ki çocuklarımıza, gençlerimize yaşadıklarımızı, çektiğimiz sıkıntıları tam anlatamamışız. Demek ki çocuklarımızı bu konuda yetiştirememişiz, bilinçlendirememişiz. Demek ki unutmuşuz çektiklerimizi. Bilin ki bizim gibi ülkelerde darbe teşebbüsü hiç bitmez, arkası kesilmez. Güçsüz bir iktidar, bilinci zayıf bir kitle, darbecilerin en sevdiği manzaradır. Çektiğiniz sıkıntıları evladınız yaşamasın istiyorsanız, onlara anlatın, öğrensinler. Hatta ezberletin ki, kendinden olanlara sahip çıksınlar. Biliyorsunuz, bir takım kökü dışarıda ideolojik örgütlerin çalışma alanlarından en yoğunu, gençler üzerine olanıdır.
Yazının başlığına gelecek olursak. Görüyorsunuz, üzerimizde proje yürütenler, o kadar tokat yemelerine, o kadar reddedilmelerine rağmen hala heveslerinden vazgeçmiş değiller. Yıllarca, “Nurlu Süleyman” diye yutturdukları zat gibi güya dindar, güya yerli, güya milli, güya profesör, güya nurcu, cemaatçi birini tutup cumhurbaşkanı adayı ilan ettiler başımıza. Komediye bakın ki, adam hem solcu, hem sağcı. Hem Kemalist, hem İslamcı. Hem MHP’li, hem CHP’li. Hem kominist, hem nurcu. Rahmetli Adnan Menderes’in mezarını boş bırakmadığı gibi, onun asılmasında başrol oynayan İnönü’nün mezarını da es geçmiyor. Asıl komedi şu ki, milliyetçi olduğunu iddia ettiği halde istiklal marşını bilmiyor, ilahiyat profesörü olduğunu iddia ettiği halde de Kur’an’ı yüzünden bile okuyamıyor. Hatta eline tutuşturulan kağıttan fatiha’nın mealini okurken bile zorluk çekiyor. Yetmezmiş gibi bizden, bizim gibi olduğuna inandığımız, yıllarca içinde mücadele ettiğimiz Saadet, BBP, MHP ve BTP gibi partileri de ikna etmiş görünüyor. Tam, “güler misin ağlar mısın?” hali bu olsa gerek. Bu adamı tutup proje olarak ortaya sürenlerin ya aklı yok, ya da biz seçmenleri aptal yerine koyuyor. Bence ikinci şık olsa gerek. Bunun cevabını sanırım on kasımda alacaklardır.
Bütün bunları, bu sahtekârlıkları saydıktan sonra, “Neden Erdoğan?” sorumuzun cevabını burada tek tek saymanın bir anlamı yok zannederim.
Ülkemi son on yılda inanılmaz ölçüde büyütmesini geçiyorum. Vatandaş olarak özgüvenimin gelmesini sağlamasını geçiyorum. Devletime, polisime, askerime, jandarmama güvenimi yeniden tesis etmesini de geçiyorum. Vermiş olduğum oyuma sahip çıkmasını, milli iradenin dışında bir güç tanımamasını da geçiyorum. Tek başına yerli olması, darbelere son vermesi bile Erdoğan’a oy vermek için yeterli diye düşünüyorum.
Belki abartılı bir yorum olarak algılayacaksınız ama, kanaatimce o devlete küs, gözü yaşlı, kalbi kırık, hakları sebepsiz yere elinden alınmış, şimdiye kadar horlanmış, dışlanmış insanlarımızın duasının Allah tarafından karşılığıdır.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
