Sanat ve kavga
Yıllardan beri aynı şeye inanırım, bu toplum asıl büyük kavgayı “kültür” alanında yaşayacak. Zenginleşen toplumun “gelişmiş bir toplum” olma aşamasına geçmeden önce yaşaması kuvvetle muhtemel olan savaş “kültürel değerle
Yıllardan beri aynı şeye inanırım, bu toplum asıl büyük kavgayı “kültür” alanında yaşayacak.
Zenginleşen toplumun “gelişmiş bir toplum” olma aşamasına geçmeden önce yaşaması kuvvetle muhtemel olan savaş “kültürel değerlerin paylaşımı” üzerinden gerçekleşecek.
Bunun en keskin biçimde ortaya çıkacağı yer de kaçınılmaz olarak sanattır.
Din ve sanat, ahlak ve sanat, kutsal değerler ve sanat sert biçimde çarpışacaklar.
Din, ahlak, kutsallık kavramlarının temel özelliği “sınırlara” sahip olmasıdır.
Sanatın temel özelliği de hiçbir sınırı kabul etmemesidir.
Sınır koymak isteyen ile sınırları tanımayan mutlaka çatışacaktır.
Batı bu kavgayı kanlı bir şekilde yaşadı.
“Ortaçağ” dediğimiz dönem, “sınırları” temsil eden Kilise’nin sanatı ve bilimi ezdiği çağdır.
Kilise’nin herkes tarafından kabul edilmesini istediği dinî kuralları, ahlaki kuralları ve tartışılmasına bile izin vermediği “kutsal” değerleri vardı.
Dünya’nın “yuvarlak olduğunu ve Güneş’in etrafında döndüğünü” kabul ettirene kadar kaç hayat heba oldu, kaç asır ziyan edildi.
Sonunda sanat ve bilim galip geldi.
“Rönesans” bu galibiyetin adıdır.
İnsanlığın önü Rönesans’la açıldı.
Batı’daki o çok belalı kavgada sanatın, bize benzeyen toplumlarda sahip olmadığı şansları bulunuyordu.
Birincisi, Kilise’nin resmi, heykeli, müziği “dinin” parçası olarak benimsemesi ve kiliseler için sanatın bu alanlarına yer açarak para vermesi büyük bir estetik birikim sağlamıştı.
Biz bu estetik birikimi sağlayamadık.
İkincisi, Batı’da güçlü bir feodalitenin bulunmasıydı.
Osmanlı’nın aksine oralarda imparatorun “mutlak” iktidarını sınırlayan beylerin, prenslerin, küçük krallıkların bulunması, sanatçılara Kilise’nin gölgesindeki “merkezî iktidara” karşı güçlü sığınaklar sağlıyordu.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
