DOLAR49,45
EURO55,62
BITCOIN4.062.730
6° KAYSERİ
Üst banner
K
Konuk Yazar
07 Haziran 2013 · 510 okunma

Sevgiyi İçimize Sindirmek…

Bir gün ermişlerden birine sormuşlar; “Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasındaki fark nedir?” Ermiş kısa bir müddet düşündükten sonra, “bunu küçük bir örnekle göstereyim size” demiş ve bir sofra hazırla

Bir gün ermişlerden birine sormuşlar; 

“Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasındaki fark nedir?”

Ermiş kısa bir müddet düşündükten sonra, “bunu küçük bir örnekle göstereyim size” demiş ve bir sofra hazırlatmış hemen. Sofraya da, tabaklar içinde sıcak çorbalar koydurmuş. Sofranın başına da bir grup insanı oturtup, ellerine de derviş kaşıkları denilen o uzun kaşıklardan tutturarak, “bu kaşıkların ucundan tutup öyle içeceksiniz” diye tembihlemiş.

Sofraya oturan grup, uzun kaşıkları çorbalara daldırıp daldırıp içmeye çalışmışlar. 

Ama nafile…

 Üstlerine başlarına dökmüşler hep çorbaları, kaşıklar çok uzun olduğu ve ağızlarına sokmakta zorlandıkları için. 

Böylelikle aç kalkmışlar sofradan.

Derviş başka bir grup çağırmış sofraya, yine sıcak çorbalar, yine uzun uzun kaşıklar ve yine aynı şart, “kaşıkları ucundan tutup çorbaları öyle içeceksiniz…”

Sofraya oturan ikinci grup, kaşıkları çorbalar daldırdığı gibi, karşısında oturan kardeşine uzatarak içmesini sağlamış, kardeşi de ona içirmiş tabi.

Böylece, her biri kardeşine içirerek doymasını sağlamış. 

Derviş, “Birinci grup, sevginin sadece sözünü edenlerdir. Sevgi sözcüklerini gönüllerine akıtmamışlar, sadece dillerinde kalmış. İkinci grup ise, sevginin kendisini yaşayanlardır. Kim ki gerçek dünyada yalnız kendisini görür ve sadece kendi karnını doyurmayı düşünürse, aç kalacaktır. Kim kardeşini düşünür de öncelikle onu doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Gerçek pazarında alanlar değil, verenler kazançtadır daima…”

Bu kısa ve anlamlı hikâye, değişik şekillerde ve pek çok yerde anlatılır durulur. Muhtemeldir ki, duymuşsunuzdur. Ama önemli olan hikayenin şekli değil, içeriğidir, verdiği mesajlardır.

Günümüz insanının dilinde de gerçek sevgiyle/fedakârlıkla ilgili pek çok güzel söz, anlamlı cümleler var.  Kitaplar, gazeteler, internet sayfaları, dergiler, facebook, bu anlamda oldukça yoğun ve yaygın. 

Geçenlerde, yaşı kırkı yeni geçmiş bir dostum bana, “şunu anladım ki tüm insanlar, aslında güveneceği, rahatlıkla sırtını dönebileceği bir dost arıyor kendine, onu bulduğu zamanda gönlünün kapısını sonuna kadar açmaya hazır” dediğinde, yüzüne bakınca kendisinin de aynı arayış içinde olduğunu fark ettim.

Mezun olduğu okulu seneler sonra gezmeye gelmiş bir arkadaşım ise bu ziyaretinin sebebini, “yıllar önceki duygularımı, kaybettiğim çocukluk anılarımı arıyorum” demişti.

Bir insan yıllar önceki çocukluk anılarını neden arar ki? Neden yaşı ilerleyen insanlar, hep çocukluklarını özlerler… 

Sebebi gayet basit, çünkü çocuklukta arkadaşları onunla hiçbir menfaat gütmeden oynuyorlardı da ondan. Ekmeğini, elmasını, oyununu, hatıralarını paylaşıyordu, almadan verebiliyordu.

Farkında mısınız, insanlarımız, yalnız ve tek başına yaşıyor aslında. Akşamları herkesin ailece birlikte oturduğu, sohbet ettiği, gündüzleri gülümseyerek merhabalaştığı dostları var aslında. Ama acaba bunun kaç tanesi gerçek ve samimi dost. 

Ya da, bizler acaba hangisine gerçek ve samimi dostuz.

Hangisi için karşılıksız fedakârlıklar yapabiliriz, bunu hiç düşündünüz mü? 

Şu bir gerçek ki, kendimize ne kadar gerçek dost arasak da, bu içimizde vazgeçemeyeceğimiz bir umde, vazgeçilmesi imkânsız bir ihtiyaç olsa da, yine de bu dünyada gerçek dost olmamız/bulmamız çok zor görünüyor.

Neden mi?

Almış olduğumuz modern eğitim. 

Evet, evet, modern eğitim… 

Modern eğitim bize vermeyi değil, almayı öğretiyor da ondan. Binlerce yıllık kültürümüz veren elin alan elden üstünlüğünü anlatan bir eğitim iken, şimdiki eğitim kurumlarımızda yıllarca hep alan elin veren elden üstün olduğunu öğrettiler bize. Güvenmemeyi, kimseye arkanı dönmemeyi, arkadaşın sıkıntı içindeyken değişik bahanelere sığınıp yardım etmemeyi öğrettiler. Sürekli güvensizlik ve korku aşıladı bize bu eğitim sistemi.

Sonra da dostluk konusunda açlık çekiyoruz. İçimizde bir yerlerde, doyuramadığımız, sürekli aç duran bir çocuk var, beslenmek istiyor. Onun gıdası da dostluk işte. Gerçek dost bulamadığımız sürece de, sürekli aç kalmaya devam edecek bu çocuk.

Allah aşkına, şöyle bir düşünün, en son hangi dostunuz sizden borç para istedi de hiç düşünmeden verdiniz? 

Küçük miktarlardan bahsetmiyorum, büyük meblağlardan. 

Elinizde olmayabilir, tamam, ama olup ta “dostum” dediğine borç para vermeyen milyonlarca insan var bu memlekette/dünyada.

Bakın bankalara. Sürekli kredi veriyor insanlara. Peki, bankanın verdiği bu paralar, kimin parası? Senin, benim, dostuma/arkadaşıma vermeyerek bankaya yatırdığımız paralar değil mi bunlar. Tanımadığımız, bilmediğimiz bankaya paraları veriyoruz da, çok sevdiğimizi söylediğimiz arkadaşımıza borç vermiyoruz, değil mi? 

Aslında hepimiz de gerçek dosta, sevgiye hasretiz bu dünyada. Bu koskoca dünyada yalnız yaşadığımızı fark ettik ve hepimiz de dostumuzu arıyoruz. Ama o dost bizim içimizde yatıyor gerçekte. Onu bulup dışarı çıkardığımız vakit, gerçek dostu da bulmuş olacağız. O dost ise bir başkası için yapılan fedakârlık, hiç karşılık beklemeden vermek, sevmek. 

Fedakârlığı/vermeyi/sevmeyi önce karşıdan beklediğimiz müddetçe, yanımızda dost bildiklerimiz olduğu halde yalnız yaşamaya mahkûm olacağız. Sevgiyi dilimizden yüreğimize akıtamadığımız sürece, bir fanus içinde sahte mutluluklarla avunarak, sanal bir hayat yaşayacağız demektir. 

Şöyle etrafınıza bir bakın lütfen, sırrınızı açıklayabileceğiniz ya da çekinmeden açıkladığınız kaç kişi var çevrenizde. 

Bunun için bir kişi bile yeter aslında.

Eğer ki yoksa, bu dünyada yalnızsız demektir. 

Hem de yapayalnız…

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır.

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.