Ve kar yağdı…
Yılın ilk karları nihayet düştü Kayseri’ye… Her taraf bembeyaz olurken kışa girdiğimizi fark ettik. Uzun zamandır bizleri esir almaya başlayan soğuk, nihayet karla buluşturdu. Özlemiş miyiz karı..? Evet, ilk karlar düşün
Yılın ilk karları nihayet düştü Kayseri’ye…
Her taraf bembeyaz olurken kışa girdiğimizi fark ettik. Uzun zamandır bizleri esir almaya başlayan soğuk, nihayet karla buluşturdu.
Özlemiş miyiz karı..? Evet, ilk karlar düşünce şahsım adına özlediğimi söyleyebilirim. Ama malum, insan duyguları sürekli değişkendir. Olaylardan, yaşananlardan, doğadan ve daha pek çok şeyden olumlu ya da olumsuz etkilenir. İlerde karla ilgili duygularım değişir mi, bilemiyorum. Ama şimdiki ruh halim memnuniyetimi öne çıkartıyor.
Kayseri’nin o yüksek katlı binalarından, on üçüncü katta oturuyor, her tarafı rahatlıkla görebiliyorum. Elimde çay, şehrin kar yağarkenki o muhteşem halini seyrediyorum. Karşımda beyaza bürünmüş Erciyes kendini çoktan kış moduna sokmuş halde tüm görkemiyle gülümsüyor. “Bu saatten sonra kış mutluluğu benden sorulur,” der gibi bakıyor bana, “eyvallah” diyorum ona, “yakışır sana…”
Lapa lapa yağmasa da inci taneleri gibi tek tek, süzülerek iniyor kar taneleri gökyüzünden. Bir rakkasenin dans ederken çizdiği çizgileri takip ederek, birbirine dokunmadan, adeta nazlı bir kelebek gibi iniyor yükseklerden. Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum, adeta hücuma geçmiş gibi aktığını görüyorum tanelerin, seviniyorum, içim açılıyor. Elimi uzatıyorum yakalayayım diye, parmaklarıma dokunan taneler adeta efsunları bozulmuş gibi eriyip su damlacıklarına dönüşüyor anında, üzülüyorum. Oysa avuçlarımda biriktirmek, mutluluğunu hissetmek istiyordum yılın ilk karlarının. Sıcak çaydan bir nefes alıyorum içimi ısıtsın diye, etrafa dağılan buharlar kar taneleri arasında kaybolup gidiyor bir anda. İçimi ısıtan çay o soğukta daha bir mutluluk veriyor bana. Adeta oyun oynuyorum karla, buharla, çayla. Bir çocuğun misket oynarkenki mutluluğu kaplıyor içimi, soğuktan üşümeye başlamış burnumu siliyor, gülümsüyorum, “hoş geldin kar” diyorum, “sefalar, bereketler getirdin memleketime…”
Yıllar öncesinde kalmış çocukluğuma gidiyor aklım. Köyümüzdeki o yüksek tepeden altımıza aldığımız naylonlarla kayışımız geliyor gözlerimin önüne, fark etmeden gülümsüyorum. Ne mutluyduk… Akşama kadar açlığımızı, üşüdüğümüzü, yorulduğumuzu fark etmeden mütemadiyen kayar, kayardık. Tepeden aşağıya doğru rüzgara binmiş bir alperen misali inişimiz de zevkli olurdu, zorlanarak o tepeyi tekrar tekrar çıkışımız da. Üşenmezdik.
Annem… Kaymaktan ıslanan vücutlarımızı, soğuktan kıpkırmızı olmuş burunlarımız görür, bir daha kaymayalım diye kulaklarımızı çekerdi. Soğuk kış günlerinde o çamaşır yıkamaktan, her defasında üstümüzü değişmekten yorulurdu, biz kaymaktan yorulmazdık. Dayak kimin umurunda? Kim vazgeçer ki kaymaktan, mutluluktan... Soğuktan donacağımızı bilsek bile bırakır mıydık o bembeyaz karlar üzerinde, mutluluk çığlıkları atarak rüzgar gibi aşağıya inmekten.
Şehrin her tarafı bembeyaz, muhteşem beyazlık gözlerimi alıyor. Uzun zamandır böyle bir aklık görmediğimi düşünüyorum. Bir de, “biraz güneş de olsa,” diye geçiriyorum içimden, “insanın içini ısıtan güneş bu beyazlığı daha da parlatsa,” diyorum.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
