Yoksullukla mücadele
Yoksullukla Mücadele. 17 Ekim. Yani, “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü.” Büyük ihtimalle hatırlamayacaksınız bu günü. İş, güç, meşakkat, çalışma temposunun yoğunluğu, sağa sola koşuşturmalar, aklınıza bile getirmeyecektir
Yoksullukla Mücadele.
17 Ekim. Yani, “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü.”
Büyük ihtimalle hatırlamayacaksınız bu günü. İş, güç, meşakkat, çalışma temposunun yoğunluğu, sağa sola koşuşturmalar, aklınıza bile getirmeyecektir böyle bir günü.
Neden mi?
Ta en baştan emek sömürücüleri tarafından sistem böyle kurgulanmış da ondan. Siz işe, güce dalacaksınız, yoğun çalışma temposuyla koşturacaksınız ki, yanlışlıkları, hırsızlıkları, eşitsizliği, dengesizliği sorgulamayacaksınız. Diğer ezilenlerle bir araya gelip, “Ne oluyor?” diye sorgulayamayacaksınız. Bu, kapitalist sistemlerde hep böyle.
İlgililer, günün anlam ve önemine binaen birkaç beylik cümle bile sarf etmediler
Bir gün sonrası, yani ertesi gün, yani aradan 24 saat bile geçmeden yeniden eskiye dönüldü. Hafızanızı zorlayın, bu anlamda farklı şeyler oluyor mu? Hatta daha ötesini söyleyeyim, konuyla ilgili konuşmaları hazırlayan danışmanlar bile önceki söylevi dosyadan çıkartıp, tıpkıbasımını ilgililerin önlerine koyuyorlar. Sonuçta, bir yıl önce söylenenlerle bu sene dile getirilenler bile noktasına, virgülüne dokunulmadan aynı kalıyor.
Çok karamsar olmak istemiyorum, ama gerçekleri de göz ardı etmemek lazım diye düşünüyorum.
Dünyayı kontrol eden %10’luk kitle, tüm nimetlerin de %90’ını tüketiyor. İlginç ve bir o kadar da korkunç değil mi? Dünya halklarının %90’ı ise, nimetlerin ancak %10’unu kullanıyor. Kısacası, dünyanın yüzde 90’ı, yüzde ona çalışıyor. %10’luk kesimi rahat ettirebilmek için elinden geleni yapıyor.
Görüyorsunuz, bu haksızlığın derinliği de gün geçtikçe artıyor.
Küçük bir örnek vereyim hemen size, sözlerim sanal kalmasın. Yıllar önce(sekenli yıllar) bir memur tek başına dört kişilik ailesini rahatlıkla geçindirebiliyordu. Doğrusu, çok sıkıntı da çekmiyordu. Bugün, karı-koca çalışan bir memur ailesi, iki çocuğuyla birlikte ekonomik manada rahat yaşayamıyor. İhtiyaçlarını karşılayabilmek için bir takım zorunlu harcamalarından kısması gerekiyor. Yani, yıllar önce, bir ailede bir kişinin maaşı geçinmek için yeterken, bugün iki kişinin kazanımı yetmez hale gelmiş durumda. Mantığa bakın, iki kişi çalıştır, bir kişi ödemesi yap. Bu sadece Türkiye’de değil, kapitalizmin geçerli olduğu bütün sistemlerde böyle.
Vergi; milyon dolarlar kazanan futbolculardan alınmıyor, asgari ücretle geçinen işçiden alınıyor. Trajikomikliğe bakın. Böyle, dengesizliğin, eşitsizliğin had safhada olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Çok kazanandan az, az kazanandan çok vergi.
Bu sadece Türkiye’de değil, diğer ülkelerde de böyle ve dünyada fakirlik diz boyu. Bu durum zenginlerin hiç birinin umurunda değil. Zira sistemi istedikleri gibi lehlerine çevirmeleri çok kolay. Oyun kurucu onlar olduğu için, şartlar hep lehlerinde. Bu manada biz sadece piyonuz. Unutmamak gerekir ki, fukaralığın olduğu yerlerde işkence, zulüm, haksızlık, ayrımcılık, dışlayıcılık da diz boyudur.
Fakirin düşünme yetisi de azdır. Günü ekmek parası kazanma kaygısı ile geçiren bir fukara, açlığından başka ne düşünebilir ki? Ne bilime aklı erer, ne sanayiye. Ne teknolojiyi bilir, ne insan haklarını. Ne yönetmeye talip olur, ne haklarını talip etmeye. İbadetlerini bile tam olarak yerine getiremez.
İnsanların özellikle fakir bırakıldığı kanaatindeyim. Bir çocuğun oyuncağıyla oynar gibi dünya ile oynayan baronların, “Birileri çalışacak, ben yiyeceğim.” düşüncesi yüzünden böyle hayatın çelişkileri. Dünya nimetleri herkese eşit dağıtılsa, kendileri rahat yaşayamayacak, birilerine emredemeyecek, efendi olamayacak, nefsinin isteklerini karşılayamayacaklar. Dünya nimetlerinin yetmediğinden değil bu, kasıttan. Gücü elinde tutan zenginler, daha çok tüketmek adına, fukaranın payını vermek istemiyorlar. Yaptığı haksızlık karşısında da diğerlerinin şiddetinden korunmak için, yine üç beş kuruş vermek suretiyle fakirlerden koruma görevlileri tutuyorlar kendilerine. Yüksek duvarlı, güvenlikli, sadece kendilerinin yaşayacağı binalar, villalar, lüks konutlar yaptırıyorlar.
Dünyadaki harplerin nedeni de bu değil mi zaten; zenginlerin doyma bilmez nefsi. Dikkat edin, savaşları çıkartanlar halklar değil, bir eli yağda, bir eli balda yöneticiler, baronlardır. Zenginler emreder, fakirler savaşır, ölür. Ölenlerin yerlerine nasıl olsa başka fukaralar bulacaklardır. Zira ellerinin altında, kendileri için savaşacak, aç bırakılmış onca fakir vardır. Kim için, ne için savaşılacak peki? Görünürde bizlere vatan, millet, din, iman dense de, aslında dünya nimetlerini paylaşmakta zorlanan zenginlerdir savaşın asıl müsebbipleri. Onlar adına savaşır, onlar adına ölürüz. Olan yine fakirlere, yine sivil halka olur.
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
