ZAMANA SIĞMAYAN ZAMAN
Bazı günler vardır; yirmi dört saatin içine bir ömür sığar da tek bir âna sığamayız. Akıp giden sadece takvim sayfaları ya da kadranın üzerinde yorulmadan dönen akrep ile yelkovan değildir.

Asıl akan, göğsümüzün ortasında taşıdığımız ve her çırpınışında bizi biraz daha "şimdi"den uzaklaştıran o tanımsız histir. Zamana sığamıyoruz; çünkü ruhumuz, kronometrenin tık tıklarında değil, hissettiklerimizin derinliğinde yaşar.
Hayat, bizi sürekli bir yerlere yetişmeye; dakikaları, saatleri, günleri bir hiza dikeyinde tüketmeye zorluyor. Oysa insan zihni ve kalbi çizimsel bir çizgi üzerinde yürümez. Bazen bir fincan kahvenin buğusunda geçmişe saplanıp kalırız; saatler akıp gider ama biz hâlâ o tek bir saniyenin içinde sıkışmışızdır. Bazen de gözümüz geleceğin kaygısına dikilir, bugünün üzerine tül gibi çöken zamanı hiç yaşamadan es geçeriz.
Peki, zaman nedir gerçekten? Kolumuzdaki dijital ekranların bize söylediği soğuk rakamlar mı, yoksa bir dostun gözlerine bakarken saniyelerin durduğu o görünmez alan mı?
Asıl zamansızlık, kendimizden kaçarken sığındığımız o telaş hali Zamanı zamana sığdıramamak...... Zamanın içine sığmak zorunda da değiliz zaten, zamanı kucaklamak, her ânın hakkını kendi içsel derinliğimizde vermek yeterli
Yorumlar 0
Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.
