BÜYÜYORUZ DA NEDEN GEÇİNEMİYORUZ?

BÜYÜYORUZ DA NEDEN GEÇİNEMİYORUZ?


Cebimiz küçülürken ekonomi nasıl büyüyor?

“Kişi başı milli gelir yükseldi “diye enteresan rakamlar açıklanıyor ama neden günlük yaşantımızda bunu hissetmiyoruz?

Bu hayat pahalılığı nereye kadar?

Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın gündelik hayatında aynı sorular var. Markete girerken, faturalarını öderken, kirasını düşünürken, sağlığı için zorunlu harcama yapması gerektiğinde,

Çocuğunun eğitim masrafını hesaplarken…

Üstelik mesele yalnızca “pahalılık” da değil.

Asıl mesele, insanların kazandıkları parayla nasıl bir hayat yaşayabildiği ve toplumda yaratılan gelirin nasıl paylaşıldığıdır.

Çünkü ekonomi, doğrudan doğruya hayatın kendisidir.

Bir ülkede ekonomi büyüyebilir, milli gelir artabilir, üretim ve ihracat da yükselebilir.

Ama vatandaşın cebindeki para tam tersi olarak hızla değer kaybediyorsa, ücretler hayat pahalılığının gerisinde kalıyorsa, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa o büyümenin vatandaş açısından anlamı tartışılır.

O halde şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir ülkenin ekonomisi büyürken vatandaş neden kendisini daha yoksul hissediyor?

Çünkü yalnızca büyümek yetmez.

Önemli olan, büyümenin adil paylaşılmasıdır.

Gelir dağılımına ilişkin son TÜİK verileri de bu tartışmayı önemli kılıyor.

Gelirin en yüksek olduğu yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken, en düşük yüzde 20’lik kesimin payı yüzde 6,4’te kalıyor.

Bu rakamlar bize yalnızca bir istatistik anlatmıyor. Toplum kesimlerindeki ekonomik mesafenin ne kadar açıldığını da gösteriyor.

Bir tarafta servetini ve gelirini artırabilen kesimler, diğer tarafta maaşı ayın sonunu getirmeye yetmeyen milyonlar…

Burada artık yalnızca “Enflasyon ne kadar?” sorusunu sormak yetmez.

“Üretilen refahtan kim ne kadar pay alıyor?” sorusunu da sormamız gerekir.

Çünkü aynı enflasyon herkes için aynı sonucu doğurmaz.

Gelirinin büyük bölümünü gıdaya, kiraya, enerjiye ve ulaşıma harcayan dar ve sabit gelirli bir aile için fiyat artışlarının etkisi çok daha ağırdır.

Oysaki gelirinin önemli bir bölümünü tasarruf edebilen ya da varlık sahibi olan kesimler ise aynı ekonomik ortamdan farklı biçimde etkilenebilir.

Bu nedenle ekonomik politikaların başarısını yalnızca büyüme oranlarıyla değerlendirmek eksik kalır.

Bir ülkede vatandaşın satın alma gücü ne durumda?

Çalışan insan emeğinin karşılığını alabiliyor mu?

Emekliler insanca yaşayabiliyor mu?

Gençler bağımsız bir hayat kurabiliyor mu?

Üretmeye gayret eden işletme ayakta kalabiliyor mu?

İşte ekonominin gerçek fotoğrafı biraz da bu soruların cevaplarında gizlidir.

Üstelik yüksek faiz ve kredi maliyetleri de hane halkının üzerindeki yükü her geçen gün belini daha fazla bükercesine arttırmaya devam ediyor.

Sonuçta kredi kartı ve tüketici kredileri, gelir yetersizliğinin kısa vadeli çözümü hâline gelse de borç, geçici bir finansman aracından çıkıp, yaşam biçimi haline dönüşmüş durumda.

Ve de malesef ki sürülemezliğe doğru hızlıca da yol almakta.

Dolayısıyla, Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca fiyatları düşürmek değil; insanların gelirini artıran, üretimi güçlendiren ve refahı daha adil dağıtan bir ekonomik düzen kurmaktır.

Çünkü güçlü ekonomi, yalnızca yüksek milli gelir demek değildir.

Güçlü ekonomi; vatandaşın kazandığı parayla insanca yaşayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği ve geleceğine güvenle bakabildiği ekonomidir.

Ekonominin gerçek bilançosu yalnızca devletin kasasında değil; vatandaşın sofrasında, cüzdanında ve geleceğe bakarken taşıdığı umutla ölçülür.

Google+ WhatsApp