
FON PİYASASINDA “GARANTİ KAZANÇ” MASAL ZEDELERİ
Geçtiğimiz hafta bu köşede kaleme aldığım "Fon Zararının Bedelini Kim Ödeyecek?" başlıklı yazımda, piyasalarda rüzgar gibi esen ve sıradan vatandaşın cebini doğrudan hedef alan tehlikeli bir gidişata dikkat çekmiştim. (O yazıyı okumayanlar veya detaylarını merak edenler için yazı arşivde duruyor) Bugün o tartışmayı biraz daha derinleştirerek, sistemin arka planında dönen dolaplara, içeriden sızan bilgilere ve fırtına kopmadan önce gemiyi terk edenlere biraz yakından bakalım istedim …
Ekonomi koridorlarında, bankacılık mutfağında yıllarca yöneticilik yapmış biri olarak piyasaları izlerken en çok içimi yakan şeylerden biri, "garanti kazanç" vaatleriyle insanların kapısının çalınmasıdır.
Artan geçim sıkıntısı, eriyen alım gücü ve geleceğe dair büyüyen endişeler, masum insanları bir çıkış yolu aramaya iterken; bu zaaflar ne yazık ki birileri tarafından ustalıkla sömürülüyor.
Ancak meseleye bakarken yapılan büyük bir haksızlık da var: Sokaktaki insanı, dişinden tırnağından artırdığı üç kuruşu korumaya çalışırken “kolay yoldan köşe dönme peşinde” ya da piyasayı bilmeyen saf insanlar olarak yaftalamak asla doğru değildir. Zenginleşmek için her türlü riskin üstüne gözü kapalı atlayan, içerideki tuzağın farkında olup "ben vurup kaçarım" diyen ayrı bir kesim var elbette. Fakat geçim cenderesinde sıkışıp kalmış, sadece geleceğini güvenceye almak için çırpınan geniş bir kitleyi bu kefeye koymak büyük bir haksızlıktır.
İşin asıl acı ve karanlık tarafı ise tam burada başlıyor…
Piyasada fırtına kopmadan, sistem çökmek üzereyken içeriden bilgi alan, ayrıcalıklı tüyolara sahip bir kesimin varlığını ve varlıklarını bu fırtına kopmadan önce nasıl ustalıkla kaçırdıkları sanki yavaş yavaş ortaya çıkıyor gibi.
Onlar köşeyi çoktan dönüp limana yanaşırken, arkada bırakılan masum yatırımcılara ise patlamaya hazır bir enkaz mı kalıyor ? diye sormak lazım diye düşünüyorum …
Peki, içeriden sızdırılan o sahte "garanti" rüzgarları duvara çarptığında, o birikimler buhar olup gittiğinde ne oluyor?
Birkaç haftadır gördüğümüz üzere devada fon zararları ortaya çıkıyor. Ve asıl can alıcı soru yine önümüze dikiliyor: Bu zararın bedelini kim ödeyecek?
Daha önceleri de yazdığım üzere
finans dünyasının temel kuralı şudur: Yüksek getiri vaadi varsa, "Ne kazanacağım?"dan önce "Bu kazanç hangi kaynağa dayanıyor, içeride ne dönüyor ve benim riskim nerede?" diye sormak şarttır. Yani riskler şeffaf değilse, orada yatırım fırsatından ziyade büyük bir alarm zili çalıyor demektir. Yatırımcının da elbette parasını teslim edeceği kurumu araştırması gerekir; fakat içerideki kirli bilgiyi saklayanların ve bunu zamanında denetlemeyenlerin sorumluluğu asıl tartışılması gereken konudur diye düşünüyorum.
Çünkü bu fon krizi demek basit kalıyor fon dolandırıcılığında Tehlike sinyalleri uzun süredir varlığını hissettiriyorken sormak zorundayız:
* Neden zamanında ve caydırıcı bir müdahale gelmedi?
*İçeriden bilgi sızdıranlar ve fırtına kopmadan varlıklarını kaçıranlar kimler tarafından korundu?
*Denetçi gözler bu süreçte neden sessiz kaldı?
Hukuki süreçler tamamlanmadan peşin hüküm vermek doğru değildir; ancak yetki makamındakilerin görevlerini gereği gibi yapıp yapmadığı adalet terazisinde titizlikle tartılmalıdır.
Günün sonunda tabloya baktığımızda, o acı soru bütün çıplaklığıyla ortada duruyor:
Geçim derdiyle köşeye sıkışan o masum yatırımcı mı faturayı ödeyecek?
Ya da büyük fırtınadan önce varlığını kaçırıp köşeyi dönenler mi?
Yoksa faturanın en sonunda kesildiği adres olan, milyonlarca dürüst vatandaşın ödediği vergiler mi?
Asıl mesele, adaletin bu hesabı gerçekten hak eden adrese kesip kesmeyeceğidir.

