
NEREYE GİDİYORUZ?
"Sonumuz nereye gidiyor?" Sorusunun ağırlığı altında ezilmek işten bile değil. Pazara gidiyorsun, cebindeki paranın alım gücü erimiş; akşam haberleri açıyorsun, ne nezaket kalmış ne hoşgörü. Yolda yürürken bile insanların gözünde o sert, her an patlamaya hazır ifadeyi görüyorsun. Ekonomideki darlık sadece cüzdanımızı değil, birbirimize olan tahammülümüzü de kemiriyor.
İçsel hissettiğimiz o ekonomik daralma, insan ilişkilerine doğrudan yansıyor. Geçim derdi büyüdükçe nezaket yerini hırçınlığa, saygı ise "benim canım sağ olsun" bencilliğine bırakıyor. Trafikte verilen ufacık bir tepkiden, sokak ortasında patlayan şiddet olaylarına kadar her şey aynı kökten besleniyor: Güvensizlik ve manevi bir boşluk. Birbirimize güvenmeyi bıraktığımız an, şiddetin ve saygısızlığın her türlüsü hayatın normu haline gelmeye başlıyor.
Ama durup kendimize şunu sormamız lazım: Gerçekten sonumuz bu mu olmak zorunda? Ekonomik krizler gelir geçer, zor dönemler yaşanır ve biter; ama bir toplumun ahlaki ve insani çimentosu döküldüyse, onu yeniden toplamak yıllar alır. Bizim asıl kaybettiğimiz şey birbirimizin hakkına, hayatına ve varlığına duyduğumuz o temel saygıdır.
Gidişatı değiştirmek, televizyondaki konuşmacıların ya da kuralların değil; en başta bizim elimizde. Nezaketi bir zayıflık değil, bir duruş olarak yeniden sahiplenmek zorundayız. Şiddete ve saygısızlığa kanıksamayla değil, net bir duruşla karşı koymadığımız sürece bu karanlık derinleşir.
Sonumuzun nereye gideceği, bugün komşumuza, yoldakine, çaresiz kalana nasıl yaklaştığımızla çiziliyor. İnsanı insan yapan değerlere tutunmaktan başka çıkar yolumuz yok.
Peki sizce bu gidişatı geri çevirmek için ilk halkayı nereden kırmalıyız: Ailede mi, eğitimde mi, yoksa bireysel olarak kendi davranışlarımızda mı?

